Ayaküstü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ayaküstü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2010 Cumartesi

Halitağa’da dönerci Bereket’i

GİRİŞ: BİR PARANTEZ
Burger King’in 12 ton hamburger etinin salmonella ve listeria bakterileri taşıdığının yazılıp çizildiği bugünlerde, etten bahsetmek içinizi açar mı, emin değilim. Ne de olsa, Burger King bu etleri kendi lokantalarında piyasaya sürmüş olabileceği gibi (ki yüksek olasılıkla böyle oldu), toptan et aldığı şirket aracılığıyla kıyma, sosis, sucuk haline getirtip başka yollarla sofralarımıza gönder(t)miş de olabilir. Burger King böylesi örneklerden biri, tek amacı daha fazla kâr olan şirketlerin kitlesel gıda üretimi yaptığında insan sağlığını düşüneceğini sanmak zaten safdillik olur. Yine de, “kirli, bozuk gıda” deyince Uğur Dündar tarzı gazeteciliğin sürekli yaptığı gibi, üç beş küçük pastane-büfe-fırın basıp oradaki böcekleri göstermenin ötesinde daha büyük tehlikelerin olduğunun bu kez ortaya çıkması iyi oldu. Küçük işletmelerdeki pisliklerin “ortaya çıkarılması”, temelde, insanların markalı ürünlere (ve dolayısıyla büyük şirketlere) yönelmesini sağlamak için yapılıyor. Bunu yazarken “Küçük olanlarda pislik yok,” demiyorum; elbette fazlaca var. Ama ellerindeki büyük güçle, kendilerini denetimden kurtaracak yasalar çıkarttırabilen –yoksa yatırım yapmazlar– , medyada kendi lehlerine haberler yayımlatabilen büyük (ve çoğunlukla küresel) şirketlerin kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermelerine de kanmamak gerekiyor. Özellikle gıda konusunda kitlesel üretim kendi başına çok riskli bir şeydir; bir de bunun üstüne bu şirketlerin bir bandından çıkan ürünlerin yine kitlesel olarak tüketilecek kadar çok olduğunu da göz önünde bulunduralım. Küçük işletmelerde, üç beş kuruşun peşinde pisliğin bin türlüsünü çeviren işletmeciler vardır, ama insan evladına bozuk yemek yedirmeyi vicdanı kaldırmayacak kadar insaflı insanlar da olabileceğine güvenebiliriz. Fakat iş, büyük paraların döndüğü büyük şirketlere gelince, onların yöneticilerinin paradan başka bir şeyi çok da umursayacaklarına güvenmek için hiç nedenimiz yok.
Uzun bir giriş oldu, fakat buna değinmeden “etli” bir konudan bahsetmek olmazdı.


GELELİM BEREKET DÖNER’E
Gelelim konumuza… Bereket Döner, benim bildiğim kadarıyla, vakti zamanında Beyoğlu’nda açtığı küçük dükkânda sattığı ucuz ve ilginç soslu döneriyle, ucuzcuların, parasızların, yemeğe çok para vermeyip parasını aslen biraya yatırmayı tercih eden öğrenci kesiminin uğrak yeri olan bir yerle başlayıp sonradan zincirleme büyüyen bir dönerci. (Belki, daha önce başka yerlerde lokantaları vardı, bilemiyorum, öyleyse cehaletimi bağışlayın; ancak yazının esas konusu “Bereket Döner’in Tarihi” olmadığı için bu cehaletim mazur görülebilir sanırım.) Dönerinin ucuzluğu kadar imajı da şöhret kazanmasında etkili olmuştu. “Biz İslâmî bir işletmeyiz”i net bir şekilde gözünüze sokan, çalışan herkesin uzun sakallı olduğu bu imaja Ramazan aylarında dükkânlarını iftardan önce açmayarak tavır da eklemişler, ancak çok ucuz olan dönerleri ve diğer yiyecekleriyle kozmopolit Beyoğlu’nun her türden insanının da uğramaktan vazgeçemediği bir yer olmuşlardı.

Bereket Döner, Halitağa Caddesi'nin peş peşe açılan mekânlar sayesinde büfeler cennetine dönen bölgesinde...

Döneri ise ucuz olduğu kadar kötüydü de. Kesinlikle ağır kokardı. Ne olduğunu tam anlamadığım sosları da kötüydü ama o sos sayesinde dönerin ağır kokusunu bastırıyorlardı. Çivi çiviyi söker taktiği, sanırım! Ayrıca, çalışanlar çok uzun sakallı oldukları için, yediğiniz yemekten uzun bir kıl çıkması da çok şaşırtıcı değildi. Tabii, bunu bir avantaj olarak da değerlendirebilirsiniz; çalışanların kafa ve yanaklarındaki kılların daha kısa olduğu yerlerde yemeğinizdeki kılları görememe ihtimaliniz var, buradakinde hiç olmazsa gözünüze çarpıyordu. (Cümlemdeki ironik havaya bakmayın, sahiden kısmen avantaj olma durumu var!)

Kısacası, keşke dinî hassasiyet ve tavırlarında gösterdikleri özeni biraz da yiyeceklerinde gösterselerdi, diyeceğiniz bir yerdi. Bununla birlikte, yine döneri kadar ünlü ve ucuz olan yayık ayranları dönerleri kadar kötü değildi. Biraz ekşimiş olurdu, o kadar. Kanaatim, dönerleri de dahil olmak üzere yemeklerindeki kötü yönün, önemli ölçüde çok ağır ve yağlı bir üsluplarının olmasından kaynaklandığı yönünde.

Bereket Döner, sonraki yıllarda, İstanbul’un pek çok yerinde (ve muhakkak ki başka illerde de) şubelerine rastlayacağınız bir zincir restorana dönüştü. Önceki yıllarda Kadıköy’de de bir şube açmışlardı, ama ne olduysa kapandı orası.

Yakın zamanda, Halitağa Caddesi’nde bir şube daha açtılar. Caddenin tam ortasında, sayıları gün be gün artan mekânlar sayesinde yavaş yavaş büfe ve dönerci cennetine dönen bölgede… Halitağa Caddesi No: 24-A’da Bereket Döner ikamet ediyor. Eh, biz de bir hayırlı uğurlu olsuna gittik tabii.


Mekân, ışıklandırmasından dekorasyonuna kadar her şeyiyle "ben bir restoran zincirinin şubesiyim" diyor.

Geniş, uzunlamasına da giden büyük bir mekân, Halitağa’daki Bereket Döner. Bir üst katı da var. Mekân, ışıklandırmasından dekorasyonuna kadar “biz bir zincir restoranın şubesiyiz” izlenimini hemen veriyor. Tezgâhını self servis tarzında yapmış olsalar da, sipariş de servis de masada hallediliyor.

Sermaye büyüyünce imaj da değişmiş sanırım. Daha nötr bir görünüm arz ediyor işletme. Şimdiye kadar bir yanlış anlama oluştuysa (ki sanmıyorum ama) söyleyeyim: Benim adamın sakalıyla, şuyuyla buyuyla hiç derdim yok –kimsenin de olmaması gerekir– yemek yiyeceğim yeri “laik mi İslâmcı mı” kaygılarıyla seçecek kadar kafayı yemedim henüz, sattıkları yemeği güzel yapsınlar yeter. Ancak Bereket Döner bilhassa bu yönüyle kendini tarif etmeyi en baştan tercih ettiği için bu “değişim”i vurgulamam gerekiyor. Örneğin şu da dikkatimi çekti: Bereket Döner’in bu şubesi açıldığında Ramazan ayındaydık. Kepenkleri açtıkları gün, vitrine “Ramazan’da iftarda açığız” yazısı asıp dükkânın siftahını iftarda yapmayı tercih etmişlerdi. Böyle birkaç gün geçtikten sonra ise, hâlâ Ramazan’da olmamıza rağmen, o yazıyı kaldırdılar, hatta bir baktım, dışarı attıkları masalarda yiyor insanlar dönerlerini. Bir ihtimalle, henüz yeni açtıkları için Ramazan’ı da bahane ederek “prime time’da satış yapalım, bu arada eksikleri tamamlarız” diye düşünmüş de olabilirler, ama Bereket Döner’in “kurumsal” kimliği bu ihtimali azaltıyor. Geriye bir ihtimal kalıyor: Para sen nelere kadirsin! Bereket’in klasik tavrı, Halitağa’da pek tutmadı demek ki.

İnsanların karnını doyurduğun yere yemekten çok daha fazlasına denk düşen anlamlar yüklersen, mekânını yorumlayan adam da böyle bir türlü yiyeceğine getiremez konuyu işte! Neyse, getirelim artık: Bu Bereket’in dönerinin eski Bereket’le bir ilgisi yok. Çok daha güzel, tadı yerinde sayılabilecek bir döner veriyorlar. İnternet sitelerine bakarken gördüm ki, Bereketçiler işi bir hayli büyütüp toptan döner satışı şirketi olmuşlar. Bu arada da, o eski ağır dönerlerinin kötü olduğunu fark etmişler sanırım. Halitağa’da kendilerinin “karışık” tabir ettikleri “yaprak et-kıyma karışımı döner” satıyorlar. Eski Bereket’ten iyi olsa da, harika bir döner değil. Zaten, artık ucuz bir yer de değil Bereket Döner. Pide döneri 6 liradan veriyorlar. Tamam, içindeki et az değil (75 gram), ama nihayetinde ucuz da değil.

Döner siparişi verirken “Sos koyuyor musunuz?” diye sordum, Bereket’in o garip sosuyla da meşhur olduğunu bildiğimden. “İsterseniz koyarız” dediler ama hiç cesaret edemedim tabii! Bugüne dek iki kez gittim Halitağa Bereket’e; ikincisinde “Döneri fena değildi, acaba sosunu da denesem mi?” diye düşündüm, ama yok, yapamadım! Beş on kez daha gitsem de denemeye niyetli değilim. Nihayetinde karnımızı doyurmaya gidiyoruz! Bir gün oranın sosunu yemeye cesaret eden olursa, lütfen bir yorum göndersin. Belki sosları da çok değişmiştir, adamlara boşuna haksızlık etmişizdir.

Döneri, dediğim gibi, “fena değil” kategorisine girer. Ama pahalı kategorisine de girer. Pide dönerimin yanında ayran istedim. Yayık ayranları yine var; onu sipariş ettim tabii. Bana hiç de yayık ayran gibi gelmedi. Herhangi bir yerde içebileceğiniz alelade bir açık ayran işte. O da 2 lira.

Bereket'e ikinci gidişimde, saatten dolayı olsa gerek, mekân bir hayli boştu. Dolayısıyla herkes benimle ilgilendi, şımardım doğrusu! Yemeğiniz biter bitmez garson çay ikram etmek istiyor, güzel bir jest, ama bu kadar parlak bir mekânda yemeğin üstüne çay içecek kadar uzun süre oturmak insana hiç çekici gelmiyor. Bu, sadece Bereket'in "parlaklığı" değil elbette, zincir restoranların çoğu mekânlarını nedense böyle hazırlıyor, bu da insana kendisini hastanede hissettiriyor!

Halitağa Bereket’in tezgâhında salata açık büfesi var. Salataya 4 lira fiyat biçmişler, sanırım oradan keyfinize göre tabağınızı dolduruyorsunuz. Et ve tavuk döner dışında bir yemek yok. Ki bence hiç de fena fikir değil. Orası tam olarak dönerci işte. Keşke dönerlerini biraz daha güzel yapsalar. Bu şekildeyken 6 lira vermek insana koyuyor.

Gelelim temel fiyatlara: Et dönerde, pidenin 6 lira olduğunu yazdım zaten, dürüm döner 7 TL, baget döner 5 TL, porsiyon 10 TL, pilav üstü 11 TL, iskender 12 TL. Tavuk dönerde, pide 3, dürüm 4, baget 2,50 TL; porsiyon 6, pilav üstü ve iskender ise 7,50 TL.

İçecekler 1,50 ile 2,50 arasında değişen fiyatlara sahip. 3 liraya çorba, yine 3 liraya patates kızartması veriyorlar. Tatlı yiyecekseniz, 3 liraya kemalpaşa, 4 liraya sütlaç, 5 liraya künefe veya kadayıf yiyebilirsiniz. Hiçbirini denemediğim için sadece fiyatlarını veriyorum. Bir de, yine denemediğim kahvaltı tabağı var, onun da fiyatı 7 TL.

Bereket’in döner çeşitleri ile içecek ve patatesten oluşan menü fiyatları da var ki bunları beraber yiyecekseniz toplam fiyatlarından daha uygun bir miktara çekiliyor vereceğiniz para.

Telefon: (0216) 550 58 58

6 Ekim 2010 Çarşamba

Tabana, sırta ve boğaza kuvvet: Simitçi Abdullah Abi

Ağız alışkanlığıyla topuna birden “simit dünyası” adını verdiğimiz büyük simit dükkânları açılalı ve seyyar simit tezgâhları da belediye mührü taşımaya başlayalı beri, sırtına üç ayaklı tezgâhını yükleyerek dolaşan simitçileri daha az görür olduk. Belediye damgası taşıyan simitçilerin arabaları da hiç dolaşmıyor ya, hepsinin yeri yurdu belli, sabah gelip açıyorlar tezgâhı, akşam da dükkân kapatır gibi kapıyorlar.

Simit, sevmeyeni az olan bir yiyecek. Sadece öğün geçiştirmek ya da açlık bastırmak için yenmiyor elbette; yanına “karper” peyniri açıp sıcak çayınızı da aldınız mı, mis gibi bir kahvaltı veya ikindi atıştırması olur ki yeme de yanında yat. Ancak ne olursa olsun, simidin bir esprisi de “sokaktan alıvermek”tir. Çünkü, sokaktan alıverdiğiniz simit, pastaneden aldığınız simitten de evin yakınındaki ekmek fırınından aldığınız simitten de her zaman faklıdır. (“Pastane simidi” diye ayrı –daha çok sütlü– bir simit türü olması boşuna değil ya.) Evinizin yakınında tesadüfen bir simit fırını yoksa, “simitçiiyee” diye bağırarak dolaşan seyyar satıcıyı beklemek ve yakalamak zorundasınızdır.

Bağırışlarıyla meşhur Abdullah Abi, Yeldeğirmeni'nden Moda'ya Kadıköy'ü sabahtan akşama kadar adımlıyor.

Evet, simit fast food dükkânları aldı başını gitti, iyi iş yapıyorlar ki, koca koca dükkânlar açtılar. Hepsinin isimleri “simit dünyası” türevi isimler, ama simit dışında da çeşitli unlu mamul çıkardıkları için bir nevi yeni pastane işlevi görüyorlar. Hatta eski zamanların uslu flörtlerini betimlerken kullanılan “pastanede buluşma, limonata içip muhallebi yeme” metaforunun yerini, gittikçe, simit dünyasında buluşup börek çörek yiyerek çay içme almaya başladı. Bu mekânlarda simidi içine zeytin ezmesi sürülmüş, kaşar ve salam yerleştirilmiş şekilde yiyebiliyorsunuz, hatta doğrudan fırından sucuklu simit de çıkarıyorlar, ama ben bugüne dek çok güzel bir sucuklu simit ya da kaşarlı-salamlı simit yiyemedim! İçinde ne olduğu belli olmayan “sucuk”lar, merdiven altı tabir edilen “kaşar”larla, tatsız tuzsuz şeyler satıyorlar.

Neyse, simit dünyası mevzuunda bir kez daha görüldü ki, herkesin bildiği, sevdiği ve bu yüzden satış garantisi olan geleneksel yiyecekleri süsleyip püsleyip mutant yiyecekler üretmek her zaman iyi sonuçlar vermiyor. E, dükkânının tabelasına “simit” yazıyorsan, en iyi yapacağın ilk iş simidin kendisi olmalı. Ucuza mal edeceğim diye kötü yağlar, geçmiş susamlar kullanırsan böyle olur. Bakalım, “bir zamanlar simit dünyası diye simitçiler vardı, hatırlar mısın?” muhabbetleri ne zaman gelecek…

"Simit dünyası" türevi isimlerle açılan simit fast food'çuları her yeri kaplasa da, simidin iyisi hâlâ Abdullah Abi'de.

Bunca ahkâmı getirip esas konumuza bağlayalım: Sabahtan akşama kadar Kadıköy’ün altını üstüne getiren, tabana ve sırta kuvvet simit satan Abdullah Abimiz. İsmine aşina olmayabilirsiniz tabii, fakat onun ne dediği tam anlaşılamayan ama kesinlikle karakteristik haykırışlarını işitmemiş Kadıköylü zannımca çok azdır! Yeldeğirmeni’nden Moda’ya kadar bütün bölgeyi sırtında simit tezgâhıyla adımlar, adımlarken de boğaza kuvvet bağırır: “Yandiieee”, “yaniyeeeaaa”, “siCAK” “evet, gelDİ”, “siMİT” ve benim hâlen tam çözemediğim birkaç başka tanıtım sözcüğüyle daha, kendisiyle ilk kez karşılaşan insanları ürkütmek özelliğine sahiptir. “Ürkütmek” biraz abartılı olduysa, “uyandırmak”, “irkiltmek”, “yerinden zıplatmak” da diyebilirim.

Simasını, simidini ve bağırışlarını Kadıköy esnafı, kahvehane müdavimleri ve sokak gezginleri iyi bilir. Zaten kahvehanelere ve dışarı masa atılmış sokaklara girdiğinde, tezgâhını sırtından indirir, simitlerini tozdan korumak için kullandığı beyaz örtüsünü biraz açarak simitlerini sergiler ve elbette geldiğini belli eden bağırışlarını da sürdürür. Ben kendisiyle sık karşılaşırım, onun simidinin müdavimi olan mekân ve sokakları da bunca sene içinde iyi kötü gözlemledim; onun güzergâhında simit satan başka simitçiler (az da olsa varlar) oralardan hep sıfır satışla geçerler. Canı simit çeken onun nasılsa geçeceğini bilir, onu bekler. Hatta oldukları yerin yakınlarında “simit dünyası” dükkânlarından biri olsa bile fark etmez; simit ondan alınır.

Kadıköy'ün kahvehane müdavimleri ve esnafı simit alacakları zaman onun geçmesini bekler. Nasılsa, önce "yaniyeea" haykırışı, ardından da kendisi her gün mutlaka gelir.

Bunun sebebi sadece tanıdıktan alma alışkanlığı değil, Abdullah Abi’nin simitleri çok güzel. Tezgâhında bir iki düzine fazla kavrulmuş, üstü yanık simit de mutlaka bulundurur, onun da düşkünü çoktur zira.

Malumunuz, “simit” denen şey yapıldığı şehre göre değişir, İzmir simidiyle İstanbul simidini ayıran şey sadece isim farkı (gevrek/simit) değil, simidin yapım şeklidir de. Aynı şekilde, pastane simidiyle sokak simidi de tat olarak çok çok farklıdır. İşte, Abdullah Abi’nin simidi, tam anlamıyla İstanbul sokak simididir. Başka şehirden birilerine tanıtacaksanız, “işte budur” diye götürmeniz gereken örnek budur bence. İçinde simidin tadını ayrı bir mecraya çekecek kadar fazla süt, pekmez, mahlep veya benzeri yoktur, kıvamı ve gevrekliği çok iyidir.

Ben, Abdullah Abi’nin simidini aldığı simit fırınını hep merak etmiştim. Kendisine soracak kadar yüzsüz değilim tabii, fakat benimki “aktif merak” olduğu için, Kadıköy’ün ara sokaklarında kalmış simit fırınlarına rast geldikçe bir simit alıp denedim hep. Ve nihayetinde buldum. Bir ara sokakta ve küçücük bir ön cephesi olduğu için, fırının çok yakınında yaşayanlar haricinde pek kimsenin orayı bileceğini sanmıyorum. Ben de tarif etmeyeceğim tabii. Ama arada bir, canım da yürümek istiyorsa, o fırına uğrayıp simit aldığım oluyor. İki simit alıp parasını verme süresinde ne kadar çok şey gözlemlenebilir, orası ayrı, ama perakende satışa hitap etmeyen bir yer olmasına rağmen temiz olmaya özen gösteren, gelene gidene gayet nazik ve içten davranan bir yer olduğunu belirtmek iyi olur sanırım.

Tezgâhın üstündeki beyaz örtü simitleri tozdan kirden korumak ve simitlerin soğumasını yavaşlatmak için mutlaka örtülür, tezgâh yere konunca özenle açılır, hareket vakti yine kapanır. (Bu arada, fotoğraflarda Abdullah Abi'nin gömleklerinin değiştiğini fark etmişsinizdir. Fotoğraflar farklı günlerde çekildi, yoksa abimiz gün içerisinde kostüm değiştirmiyor!)

Benim gün içerisinde sıkça bulunduğum yerin yakınlarında da bir “simit dünyası” açıldı birkaç sene önce. Bu dükkânlar, Abdullah Abi ve meslektaşlarının işini düşürmüştür mutlaka. Zaten Abdulah Abi’nin de yıllar öncesinde kullandığı güzergâhı, bu simit dünyalarını dikkate alarak biraz değiştirmek zorunda kaldığının da farkındayım. Ama neyse ki, hâlâ sesini duyup simidini yiyebiliyoruz. Hatta tam bu yazıyı yazmaya başlamadan önce de geçti buradan, bir simidini alıp öyle oturdum yazının başına. Bana afiyet olsun. Abdullah Abi’yi çıkaramamış olanlar için de, bir gün elimde video kaydı yapabileceğim bir makine varken kendisine rastlarsam, mutlaka “yandiieee” bağırışını kaydedip yerleştireceğim buraya. O zaman “Haaa, tamaaaam” dersiniz muhakkak.

Son olarak, Abdullah Abi’nin simidinin 75 kuruş olduğunu da söyleyelim.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Döner için güzel bir durak: Durak Büfe

Her mahalleye bir büfe-dönerci anlayışının geçerli olmadığı yıllarda, döner yemek ya da bir büfeye oturmak için şehir merkezlerine inmek gerekirdi. Amerikan filmlerinde genelde dedektif olan kahramanların yediği “hot dog”ları “sosisli” ismi altında yemek imkânını ancak merkezî yerlerdeki büfelerde bulurduk. (Bunu “imkân” olarak tanımlamak ayrı bir tartışma konusu, şimdi oraya girmeyeyim.) “Aile boyu” kolaların sofraların ayrıcalıklı misafiri olduğu yıllar... Cam şişedeki ve zor açılır kapaklı bu litrelik kolaların misafirliğine birkaç yıl içinde ketçap eşlik etmeye başladı, aynı yıllarda büfelerin sayısı da arttı. E, haliyle hepsi aynı yerlerde açılamayacağına göre sokak sokak yayılmaya başladılar, sonra da hemen her sokakta bir büfe görür olduk, her büfede de bir döner tezgâhı.

Artık bir yerde döner yemek öyle çok da özel bir şey değil. Dönerler de öyle. Hele tavuk döner de peyda olduktan sonra, renkli kartonlara elle yazılmış “yarım ekmek tavuk döner artı ayran 1 lira” yazılarını bolca görür olduk.

Durak Büfe'de tam anlamıyla "büfe döneri" satılıyor: hem ucuz hem de güzel. İlk fırsatta pide dönerini deneyin.

“Nerede o eski dönerler” tadında bir girizgâh oldu. Olsun. Klavyem döndüğünce size anlatmaya çalışacağım Durak Büfe’nin döneri, işte o eski yıllardaki dönerlerin mirasçılarından olduğu için böyle bir giriş gerekliydi. Burada, hiç kuşku yok ki, artık ismiyle cismiyle oturmuş, görece lüks restoranlarınki gibi bir döner bulamazsınız. (O dönerler zaten ateş pahasıdır. Kastım, Kadıköy’de eski PTT’nin yanındaki Kebapçı İskender ya da Bakırköy sahilindeki, kuruluş yılının başına M.Ö. ibaresi konması muhtemel Gelik Döner gibi yerler.) Ama her köşe başına açılmış olan “dönerci”lerin, şekli döneri andıran ama tadı pek bir şeyi andırmayan dönerleriyle kıyaslanamayacak kadar da iyidir. Anlayacağınız, tam büfe döneri!

“Durak” da öyle anonim ve sık rastlanır bir büfe ismi ki, kim bilir memleket sathında kaç bin tane “Durak” büfe vardır! Bir kere otobüs duraklarının ya da eski usul otobüs terminallerinin hepsinde en az bir taneden, say say bitmez! İsmi fazlasıyla anonim olsa da, Durak Büfe Kadıköy’de en az yirmi yıldır var olan bir büfe. İsmi üstünde hak iddia etmeye yetecek kadar yaşı var. Muhtemelen İstanbul çapında böyle birkaç Durak Büfe daha vardır. Sermaye bağlantıları var mı bilemeyeceğim ve bu konuyu da uzatmayacağım zaten!

Bu yazıyı yazmama sebep olan Durak Büfe, Söğütlüçeşme Caddesi’ni Yasa Caddesi’ne bağlayan kısacık bir ara sokakta bulunan Durak Büfe. O sokağın bir ismi olduğundan bile şüpheliyim! O sebeple hemen buraya krokisini koyuyorum.

Yakın bölgede birkaç tane daha Durak isimli büfe olduğundan ve Kadıköy’de de daha pek çok aynı isimli büfe bulabileceğinizden, nereyi yazdığım belli olsun.

Durak Büfe’de tostundan sosislisine, pizzasından pidesine kadar pek çok yiyecek bulmak mümkün, ama ben özellikle dönerini yazacağım. Diğer ürünlerini yeme fırsatım olmadı, iyi veya kötü olduklarına dair bir fikrim yok. Ama döneri yazılmayı hak ediyor.

Durak Büfe’de döneri tabii ki porsiyon ve yarım ekmek arası da yiyebilirsiniz, ama orada döner yiyecekseniz pide arası yiyeceksiniz. Nokta. Çok güzel bir pidesi var. Dönerin eti güzel, temiz. Normalde, döner ateş önünde uzun süre durduğundan, eti iyi bile olsa saatler geçtikçe tadının ağırlaşması her zaman söz konusudur, ama Durak Büfe’nin dönerinde ben hiç öyle bir duruma rastlamadım. Öğle vaktine doğru ateşin önüne konan döneri zaten ikindi saatleri biraz geçtikten sonra bitmeye yüz tutuyor. Yani tam olması gerektiği kadar duruyor ateşin önünde.

Pidenin arasında yaprak kesilmiş döneri yeterli miktarda yerleştirdikten sonra, yanlık olarak, kızarmış patates, Amerikan salatası ve patates köftesi koyuyorlar. Patates köftesi, Durak Büfe’nin özgün denebilecek tatlarından biri. Pide veya ekmek arası dönerin içine güzel gittiğini söyleyeyim. Bir de ayrıca isterseniz küçük acı biber turşularından atabiliyorsunuz içine, ki ben çok severim. Döner sandviçinin içine sık rastlanır diğer malzemeleri (domates, yeşillik, sivri biber gibi) koymuyorlar. Ben, döner sandviçin içine en çok yakışan şeyin söğüş domates ve sivri biber olduğunu düşünüyorum, ama benim gibi bir domates fanatiği bile Durak Büfe’nin patates köfteli döner sandviçini beğeniyorsa, sahiden güzel yapıyorlar demektir! (Fazla benmerkezli bir yorum oldu ama ne yapalım, ben yazıyorum nihayetinde, değil mi?!)

Bu poz ayaküstü çekildi, ama gizli çekil(e)medi. Fotoğraf çekildiğini fark eden dönerci ustamız camekan arkasından bariz ve sevimli bir vücut diliyle poz vermek istemiş, almış eline döner bıçağını, başlamış kesmeye. Sağ olsun. (Miş'li cümlelerimden de anlaşılacağı gibi fotoğrafları ben çekmedim, gizli gurmeliğin şanını bozmadım yani! O yüzden fotoğrafları çeken arkadaşın yalancısıyım!)

Yalnız, ben Amerikan salatasının (ya da nam-ı esas Rus salatasının) dönere yakışmadığı kanaatindeyim. Sandviçime koydurmuyorum zaten. Soğuk Savaş yıllarında propaganda amacıyla ismi manipüle edilmiş bu salatayı ben oldum olası sevemedim gerçi. En yakıştığı yer olan sosisli içinde dahi –ki o vakit ismi goralı oluyor, malumunuz– sanki sadece yiyeceğiniz şey ağırlaşsın diye konuyormuş gibi geliyor. Durak Büfe’de döner sandviçinize ekletip ekletmemek size kalmış, ben koydurmamanız tavsiyesinde bulunayım...

Bu güzel pide dönere 4 lira veriyor, ister geniş ve iki katlı salonunda oturarak, ister paket yaptırıp, isterseniz de elde alıp yürüye yürüye yiyorsunuz. Oturursanız, muhtemelen yanına içecek bir şeyler de alacaksınız tabii. Kapalı büyük ayran 2 lira. 6 TL’ye gayet güzel bir pide döner yiyorsunuz, pidenin güzelliği ve içindeki etin bolluğuyla sadece açlığınızı geçici olarak yatıştırmaya değil, bayağı bayağı karnınızı doyurmaya yetiyor.

Durak Büfe’nin dönerinden bahsedeceğimi söylemiştim. Tavuk döner bence gerçek anlamıyla döner sayılmasa da, beyaz ete düşkünlük ya da keseye uygunluk kriterleriyle onu da değerlendirmek lazım tabii. Tavuk döner ne kadar güzel olabilir bilmiyorum, ama Durak Büfe’deki daha bir yenebilir tavuk döner işte. Yani “ille de tavuk döner” derseniz, Durak Büfe’yi kesinlikle öneririm. Tavsiyem de, dürüm yaptırmanız. İçine eti bolca koyuyorlar, ek malzemeleriyle bir hayli kapsamlı bir tavuk döner yiyorsunuz. Günahı da 2,5 lira. “Çok açım ama fazla param yok” zamanları için çok uygun bir seçim.

Durak Büfe, Kadıköy’ün merkezinde olduğu için müşterisi her daim olan bir yer. İsmi Kadıköylülerin kulağına aşinadır zaten. Öğle vakti çevredeki esnafa paket servis yapıyorlar, Kadıköy merkezde işi olan hanım ablalarımızın akşam yemeğine dek açlıklarını bastırmalarını ve alışveriş yorgunluğu arasında soluklanmalarını sağlıyorlar, öğrencilerin okul çıkışı üç beş muhabbet çevirip bir şeyler atıştırmalarına masalarını açıyorlar. Eh, böyle olunca da, akşama doğru döner bitmeye yüz tutuyor. Bir büfe için en güzeli de bu zaten.

Havalar da iyice ısınmaya başladı. Geniş mekânın yanı sıra dışarı atılmış masalara da oturup döner yemek mümkün.

Hem ucuz hem de güzel döner yemek için hiç düşünmeden uğrayın Durak Büfe’ye. Söğütlüçeşme Caddesi’nin Rıhtım’a doğru sonlarında, Çarşı içine girmek için kullanacağınız sokaklardan birinde. Sokağın caddeye bakan yüzünde Hosta Piknik var. Orada da döner satıyorlar, ucuz da. Bakın Hosta’yı da bir ara yazalım burada, ama tam oralarda canınız döner çektiyse, Hosta’yı değil de birkaç adım ötedeki Durak’ı tercih etmenizi tavsiye ederim. “Sürümden kazanıyoruz” ayağına kötü döner satmıyorlar hiç olmazsa!

Not: Durak Büfe, önceden ana cadde üzerindeydi, parka bakardı. Eski Kadıköylülerin sık uğradığı bir yerdi. Artık orada değil...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Moda yolunda




(Bu yazı Ajda Pekkan'dan Moda Yolu eşliğinde iyi gider mi? Gider. Belki tek eksik, aşağıdakinin, bu hoş şarkıya eşlik edecek kadar güzel bir yazı olmaması olabilir! Okumaya başlamadan önce play'e basmayı ihmal etmeyin.)

“Nerede yiyelim” sorusunun tek cevabı birilerinin işlettiği mekanlar olmak zorunda değil elbette. Hatta yaz aylarında, Kadıköy’de eviniz dışında bir yerde vakit geçirip bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, denize nazır oturup keyfini çıkarabileceğiniz yerler hiç de az değil. Ve hepimiz de biliriz ki Moda böyle yerler listesinde bir hayli üst sıralarda yer alır. Moda, tarih boyunca karşı kıyıda yerleşmiş olanların buraya yönelik “körler şehri” manipülasyonunu baştan aşağı bozan yerlerden biridir!

Neyse, bu tarihî hesaplaşmayı bir kenara (tarihçilere!) bırakalım şimdilik, konumuzdan sapmadan devam edelim: Güzel bir yaz akşamında Moda’da oturmak gibisi yoksa, biraz daha erken gidip yanınızda taşıyacağınız bir sandviç, dürüm benzeri bir yiyecekle akşam yemeği yemek fikri de hiç fena değildir. Moda’nın tepesinde ister Fenerbahçe tarafını ister karşı yakayı kendinize manzara yaparak karnınızı doyurmak güzel olur.

Evde yiyecek bir şeyler hazırlama ihtimalinizi şimdilik bir kenara bırakalım; fakat Moda’nın (eğer aşağıdaki park kısmına inmezseniz) tası tabağı ortaya serip piknik atmosferi yaratamayacağınız bir yer olduğunu da, belki gereksiz olacak ama, yazalım buraya. En garantilisi sandviçtir, dürümdür o yüzden. Geriye kalıyor bir yerlerden yiyecek bir şeyler almak. Ona bakalım:

Moda'yı Kadıköy'ün dört yanından bilumum insanın çeşit çeşit sohbeti dolduruyor. Bir de, yakınlarda şöyle cebimize uygun bir yerler olsa da bir şeyler de yiyebilsek şu güzel manzarada...

Aslında “Moda” Kadıköy ilçesinin merkezini ele aldığımızda sahile yakın bölgenin bir hayli büyük bir kısmını kaplayan yerin ismiyse de, hepimiz o her daim gidip oturduğumuz yere Moda deriz. Ve işte o Moda’ya doğru yaklaştıkça, sadece lokantalarda değil, bakkalda, tekelde bile fiyatlar yükselmeye başlar. Moda’ya giderken en çok kullanılan yol olan Moda Caddesi üzerinden yürüdüğünüzde, hedefe yaklaşırken göreceğiniz marketlerde fiyatlar yüksektir, meşhur dondurmacı Ali Usta’nın çevresindeki tekellerde mesela biranın fiyatı en azından 10-20 kuruş oynar, o taraflardaki yiyecek-içecek mekanlarını saymıyorum bile.

E, “Moda’da oturuyorsan paran vardır” diye düşünüyorlar tabii, onu Moda’da evi olanlar dert etsin, ama bu, “Moda’ya gidiyorsan paran OLACAK” anlamına da geldiği için züğürt kısmının sinirini bozacak bir durum.

“Oralarda bir şeyler alır, yanına da kola/meyve suyu/bira açar, mis gibi yeriz” diye düşünenler için maalesef Moda’ya en yakın hesaplı yerler Caferağa civarları, belki biraz daha ilerisi. Gerçi buralara “yakın” demek hiç doğru olmuyor, çünkü paket yaptırdığınız yiyeceğinizin Moda yolunda soğumasına yetecek kadar uzak! Biz yine de yılmayalım, bir yerler bulmaya çalışalım:

Moda Caddesi üzerinde yiyecek bir şeyler alabileceğiniz en hesaplı yer Tek Büfe. Tek Büfe’nin yerini tarife, bilmem, gerek var mı zira sabaha kadar açık olmasından kaynaklı olarak o kadar meşhur bir yerdir ki, o civar tarif edilirken “Tek Büfe’nin orası” tabiri kullanılır! Moda Caddesi üzerinde, adeta yolun ortasına tek başına dikilmiş büfeden bilumum sandviç, tost, yarım ekmek ve saireyi edinebilirsiniz.

Tek Büfe ayrıca yazılması gereken bir yer aslında, ama hemen burada bir özetini geçelim: Tek Büfe’nin sosislisi, tostu, döneri ve diğer yiyecekleri mekanın bunca ünlü olmasının nedeni değildir, yiyecekleri o kadar da güzel değil çünkü. Ancak yirmi dört saat açık olup da gecenin herhangi bir vaktinde bile aç karnınızı doyurabilecek olmanız, Tek Büfe’yi eşsiz kılan özelliklerden biri. Örneğin gecenin 4’ünde zil çalan karnınızın sesini kesebiliyor olmanız dolayısıyla, yiyeceklerin bir şeye benzeyip benzemediğini pek umursamayabilirsiniz. Halbuki açlığı hemen bastıran ağır yağlı malzemeleriyle Tek Büfe biraz da “sarhoştur, ne yese anlamaz” yeridir. (Tek Büfe’nin Kadıköy’de dört şubesi daha var: Biri Serasker Caddesi üzerinde, Bahariye’den girdiğinizde hemen solda; diğer ikisi Halitağa Caddesi üzerinde, bunlardan biri caddenin tam ortasında, diğeri de rıhtıma inen caddeye çıkmak üzereyken Halitağa'nın sonlarında; sonuncusu da Sakızgülü Sokak'ta, ki Rexx Sineması'nın önünden geçen sokaktır. Buralar da geç saatlere kadar açık olsa da, sabaha kadar açık değiller, gündüz vakti bir şeyler atıştırdığınızda önce dolan midenizin size daha sonra hafiften ızdırap vermeye başladığını fark edebilirsiniz.) Orada bol bol gençten çakırkeyif insan görürsünüz zaten, haddinden fazla yağlı sandviçlerle, kelimenin tam anlamıyla, tıkınırlar. Tabirim belki biraz ağır oldu, ama o saatte sahiden başka bir şey yapamayacak oldukları için o kadar da suçlu değiller! Tek Büfe’de sosisli sandviç 1,5 lira, yarım ekmek kaşarlı tost 2,5 lira, yarım ekmek karışık tost 3,5 lira, yarım tavuk döner (geç saatte bulamazsınız) 1,75 lira. Arnavut ciğeri, kavurma gibi yiyebileceğiniz daha pek çok şey var. En yüksek fiyatın 4 lira olduğunu belirteyim, gayet hesaplı olduğunu zaten çıkarırsınız.

Fenerbahçe'ye doğru manzaranın arasına giren birayı ben içiyorum tabii ki! Fotoğrafı da aynı esnada çektiğim için fazlasıyla titrek bir kare olmuş. Çift görmek bu olsa gerek!

Tek Büfe’den almadık, yürümeye devam ettik diyelim. Biraz ileride sağ kolda Beyaz Dürüm var. Dürümleri 5 lirayla 8,5 lira arasında değişiyor. Güzelleri 8,5 lira tabii! Pahalı. Geçiyoruz. Beyaz Dürüm’ün karşı çaprazına Sosa isimli bir yer açılmış. Yeni sanırım, bir gün denemeli. Şimdilik yazmış olayım, yemeği nasıldır, bilemiyorum. Ama gördüğüm kadarıyla fiyatları Moda’nın pahalı bölgesini adımladığınızın bir başka göstergesi.

Yürüdük ve meslek lisesine gelmeden hemen önce, sağdaki Korkmaz Büfe’ye geldik. Ah be, keşke biraz daha geç saate kadar açık olsa! Korkmaz Büfe, akşam saatlerinde kapanan, ama dönerini yemeyi arayacağınız bir yer. İki-üç masanın sığdığı küçük dükkanda, her zaman çıtır çıtır taze ekmeğin arasına yerleştirilen güzel döneri beğeneceğinize eminim. Bir kere, vitrinine “yaprak döner” yazıp da “ağaç kabuğu döner” (doğru bir tabir oldu sanırım) veren yerlerden değil. Dönerinin eti taze ve güzeldir, iyi pişer, tazecik ekmeğinin kıtırlarını ağzınızda kıtırdata kıtırdata yersiniz. Maalesef Korkmaz Büfe’nin sosisli ve köfte gibi diğer yiyecekleri öyle güzel değil; köftesi sacın üstüne attıktan sonra küçülenlerden! Yarım ekmek döneri ve köftesi 4 lira, dürüm döneri 6 TL, porsiyonu 8 TL. Tostunun fiyatı da 1,5 lira. Kötü kader, biz akşam yürümekteyiz, o nedenle “Bir ara gelip şurada yine bir döner yiyeyim” diye iç geçirip yola devam etmek zorundayız.

Eliniz hâlâ boş. Moda’ya yaklaştıkça yolun sağlı sollu kaldırımlarındaki ışıklar artıyor, lokantalar yaklaşıyor. Buralara değil girmek, önünden geçerken bile endişe içindesiniz, çünkü çok pahalılar. Siz o müşteri yelpazesi içinde değilsiniz maalesef (yani “halk”tan fırsat bulabilen “vatandaş”lar rahat rahat yiyebiliyor!), neyse canım, zaten oturmayacaktınız; arzunuz, paket yaptırıp bir an önce manzaraya dalmak!

Artık çay bahçeleriyle çevrelenmiş bölgeye vardınız. (Bunlar, küçük çayı –ki onun adı aslında “ince belli”dir, küçük falan da değildir, çaydır, ama ne yaparsınız işte– tam 1,5 liradan satan, çay keyfinize tuz biber eken yerler.) Tek ampulle aydınlatmaya çalıştıkları loş tezgahlarında gümüş ve aksesuar satmaya çalışanları geçince, Adem Baba isimli büfeye varıyorsunuz. İşte Moda’ya “yakışacak” pahalılıkta bir büfe. Sosisli 2 TL, tost 2,5 TL, hamburger 3 TL, köfte ekmek ve et döner (yarım ekmek) 5 TL, tavuk döner ise 3,5 TL. Fiyatları Kadıköy’ün herhangi başka bir yerindeki büfelerle kıyaslayın… Doğru, buradan yenmez. Hakkını yemeyelim, belki de çok güzel yapıyorlardır, ben sadece fiyatlar açısından söylüyorum.

Bu da manzaranın "birasız" olanı... Aslında daha önemlisi "Moda Deniz Kulübü" denen o Moda katili yerin en berbat kısmı görünmeden olanı!..

Sanırım, fazla paramız olmadığı için aç kaldık! Moda civarında manzaraya karşı bir şeyler atıştırmak sahiden bu kadar mı zor olur?! Demek ki bu yönden bakınca, güzel Moda “hak etmeyen/parası olmayan yemesin”cilerin Moda’sıymış da aynı zamanda. Neyse, yine de bir-iki birayla sıcak akşamı serinletmek isterseniz, aklınızda olsun, birayı Moda’ya girerken ilk rastlayacağınız yerlerden almayın. Biraz önce de belirttiğim gibi, 10-20 kuruş takıyorlar (fiyatı
yukarı yuvarlıyorlar) mutlaka. Ya Moda sahilinin ara sokaklarındaki tekellerden ya da Moda’ya iskele tarafından girip de yürümeye devam ettiğinizde karşınıza çıkacak marketten alın; buralarda normal fiyata satıyorlar. İskele tarafından alırsanız, Koço’ya bir selam çakıp geçin, “param olduğu bir gün gelip rakı içeyim” niyetini tutmayı da unutmayın!

Manzaraya karşı bir banka veya taşa oturduk. Kadıköy’ün dört bir yanından, hatta dışarıdan da güzel havanın ve manzaranın tadını çıkarmaya gelmiş bilumum insan arasında çeşit çeşit sohbet dönüyor. Ne güzel. Sadece, Moda’ya “çıkartma yapan” otomobillerden gelen dıptıslı-volümlü müzik ile “Moda zaten benim” diyen kolları uzun, kökleri “derin”, ensesi kalın zerzevatın üssü Moda Deniz Kulübü’nden yükselen beyin süngerleştirici gürültü (ve de havuz başındaki gereksiz ışık) keyfinizi kaçırabilir. Ha, bir de günlük kotasını doldurmaya çalışan GBT’cilerin her an yanınızda bitme ihtimali...

Onun dışında Moda akşamı her zaman güzeldir. Bir de cebe uygun yiyecek bir şeyler bulabileceğimiz bir yerler olsa. Ve tabii, bir de Moda’yı üs bellemiş şu “derin” kalantorlar olmasa. Gerçi onlar olmasa, sırf Moda değil, her yer çok daha güzel olurdu. Hayat da.

9 Haziran 2009 Salı

Rıhtım Caddesi'nde iyi bir seyyar "lokanta": Şafak

Hava kararıp da saat de geceye doğru yol alınca Rıhtım Caddesi üzerindeki kaldırımlar, bilirsiniz, adeta seyyar lokantaya döner. Yarım ekmek arası karışıkçılar, pilavcılar, mangal tezgahları… Bilhassa gececiler için beslenme caddesi. Bunlardan hangisinde yemek keyfinize göredir, bilmem, ama benim için esas olan mangal tezgahlarıdır. Caddenin Haydarpaşa’ya giden yönünde, Murat Muhallebi’yi hemen geçtiğinizde çıkacağınız kaldırımda tezgah açan Şafak da bunların başında geliyor.

O küçük arabalara onca kuzu şişi, ciğeri ve bilumum sakatatı, köfteyi, bir de üstüne domatesidir, biberidir, yeşilliğidir derken bir dolu malzemeyi nasıl sığıştırıyorlar acaba? Neyse, bu mühendislik harikası dizaynın ayrıntılarını o saatte görmeniz pek mümkün değil tabii. Aynı şey, eğer hijyen takıntılıysanız, bu takıntınızı tatmin etmeniz için de geçerli. Ama, markalı restoranların kapalı kapılar ardındaki mutfaklarında dönen merdiven altı tezgahlarını iyi-kötü biliyor ve ne olduğu belli olmayan “et”in ambalajına marka basılınca dana etine dönüşmediği gibi basit bir bilgiye sahipseniz, üstüne de şöyle biraz dikkatli bir bakışla etin tazeliğini ayırt edebiliyorsanız fazla sorun yaşamazsınız.

Şafak, gece saat 10'a doğru caddeye çıkıyor.

Gelelim bizim Şafak’a… Gece saat 10’a doğru sokak arasından hızlı bir çıkartma yapıp cadde üstüne yerleşen mangal tezgahımızın etleri iştah açıcıdır. Geç saate kadar daha yukarıda, sokak içindeki bir dükkanda etlerini buzdolabında tuttuğu için etleri tazeliğini korur. Bir seferinde, herhalde henüz erken olduğundan olsa gerek, cadde üstüne henüz çıkmamıştı da, sokak arasına daldığımda buldum karnımı doyuracağım tezgahı. Siparişimi verip beklemeye başladım. O arada, benim gibi birkaç kişi daha geldi. Hep beraber etlerin pişmesini beklerken, cadde üstünde zabıta için erketeye yatmış olan keşif kuvvetlerinden gelen bir telefonla, apar topar yola çıktık. Önümüzde mangalında pişmekte olan etlerin dumanıyla lokomotif görüntüsü veren tezgah arabası, arkada biz, 8-10 kişi, ufaktan bir yürüyüşün ardından caddeye çıktık. Siparişimi verdiğim yerle aldığım yer arasında 50 metreden fazla fark vardı.

Benim Şafak’taki favorim ekmek arası yürek. Yürek çok fazla talep edilen bir yiyecek değildir, bilirim, ondan kaynaklı fazla bekleme ihtimali hep vardır, ama Şafak’ın mangal gibi yüreği olan müşterisi bol olduğu için böyle bir sıkıntı yok. En azından ben şimdiye kadar bayatını yemedim.

Şafak’ın en güzel yönü – ki aslında o caddedeki seyyarların hemen hepsinde geçerlidir bu – ekmeğe değil, malzemeye yüklenmesi, bu nedenle de yarım ekmekle tıka basa doymanızdır. Üstüne üstlük gayet de lezzetli bir yemekle. İster benim gibi yürek yiyin, ister şiş ya da başka bir şey, zavallı yarım ekmeğin kaldıramayacağı kadar fazla et doldurulur. Hani şaşaalı vitrinleri olan büfe ve sandviççilerde, sandviç malzemesi ekmeğin dışına taşar da, iki ısırık alınca malzemenin zaten ekmeğin ucuna doğru, dışarı taşacak şekilde yerleştirildiğini görürsünüz ya, burada öyle bir şey yok. Sahiden dolduruyor adamlar, hem de gözünüzün önünde. Üstüne de keyfinize göre, baharat, domates, yeşil biber (ki isterseniz, etinizle birlikte mangala atıyorlar, daha lezzetli oluyor), yeşillik ve soğan. Ha, bir de süs biberi turşusu var, o da acıcıların nimeti.

Köftesi, pek çok böylesi tezgahta görebileceğiniz köftelerden farklı değil. Yani çiğken gördüğünüz köfteyle pişmiş köftenin boyutları yarı yarıya farklı! Tadında da öyle ahım şahım bir şey yok. Ama şişi güzel. Benim orada yeme sebebim olan yüreğin dışında, ciğer ve böbrek de güzel sakatatları arasında.

Tabii, buranın esprisi, güzel olmasından ziyade bol olması üzerine kurulu. Ben ekmeğin içini çıkarttırırım yarım ekmek yediğimde, ona rağmen ekmeğin içi tıklım tıklım dolu oluyor. Bir de tuz attırmam, baharat yeterince karşılıyor tadını zaten. Sağ olsun, yürekçi abimiz de her seferinde “Tansiyon mu abi?” diye sorar. O saatte bu soru, insanın gururunu kıran ve karşılığında açıklama yapma gereği hissettiren bir sorudur. Başlarsın anlatmaya.

Oradaki pek çok tezgah gibi mangalcımızdan karnını doyuranları şu şekilde sıralayabiliriz: Kadıköy’ün içinde bir yerlerde içmiş olup karnını doyurmayı buraya bırakmış olanlar, rakısını yumruk mezesi dışında bir mezeyle içmeye parası olmayıp karın kazınmasını burada geçirenler, müdavim taksiciler, etrafta bolca bulunan otobüs şirketleriyle yola çıkmaya hazırlananlar ve Yeldeğirmeni civarında oturan üniversite öğrencileri. Orada siparişinizi verirken, öğrenciler dışında hemen hepsiyle ayak üstü bir sohbet tutturmanız veya zaten mayalanmış olan sohbete dalmanız mümkün. Öğrenciler daha çok kendi sosyal gettolarının muhabbet üslubuna odaklı olduklarından, genellikle “bir an önce siparişimi alayım da gideyim” tedirginliğinde oluyorlar. Ya da muhabbet etseler bile “Bak, nasıl da halkın arasına karışıp çok sıradan insanlarla sohbet ediyorum” burnu büyüklüğünün kekremsi tadını ağzınıza boca ettiklerinden, pek çekilmez oluyorlar. Yani bu tezgahta öğrenci muhabbetini tavsiye etmem!

Parası mezeye yetmeyen akşamcılar, yolcular, taksiciler, öğrenciler Şafak'ın besledikleri arasında.

Tezgahta kapalı ayran da var. Bende açıkta olduğu için sıcak olacağı gibi bir önyargı olduğundan, oradan almıyorum. Hemen sokağın içerisinde tekeller var, ayrandır, koladır, oradan alabilirsiniz.

Böyle bir yerden yemenin iyi olup olmadığını (geç saatte yiyeceğiniz ve muhtemelen en fazla bir saat içinde yatağınızda olacağınız için) gecenin ilerleyen saatlerinde anlamak mümkün. Gece mide kavrulmasıyla ve “Su! Su!” nidalarıyla uyanıyorsanız, ya ayvayı yediniz, ya da o kadar soğan koydurmayacaktınız! İşte, Şafak’ın iyi yönü, bu tip bir şikayeti fazla yaşamayacak olmanız. Ama ben yine de, ne olur ne olmaz diye, birincisi, ekmeğin içini çıkarttırmanızı, ikincisi (eğer saat çok geçse) soğansız yemenizi ve son olarak da ya kolayla yemenizi ya da sonrasında soda içmenizi tavsiye ederim. Gerisini siz bilirsiniz.

Gelelim bu işin günahına: Yarım ekmekler 3,5 lira, ayran 1 lira. Sokak içinden kola alırsanız, kutusuna 1,25 bayılacaksınız, üstüne de soda içtiniz mi, 50 kuruş da ona ekleyin. Kısacası, 4,5 lirayla 5,25 lira arasında, saati hesaba katarsanız, mis gibi doyarsınız, proteininizi almış olursunuz.