Dönerci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dönerci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ekim 2010 Cumartesi

Halitağa’da dönerci Bereket’i

GİRİŞ: BİR PARANTEZ
Burger King’in 12 ton hamburger etinin salmonella ve listeria bakterileri taşıdığının yazılıp çizildiği bugünlerde, etten bahsetmek içinizi açar mı, emin değilim. Ne de olsa, Burger King bu etleri kendi lokantalarında piyasaya sürmüş olabileceği gibi (ki yüksek olasılıkla böyle oldu), toptan et aldığı şirket aracılığıyla kıyma, sosis, sucuk haline getirtip başka yollarla sofralarımıza gönder(t)miş de olabilir. Burger King böylesi örneklerden biri, tek amacı daha fazla kâr olan şirketlerin kitlesel gıda üretimi yaptığında insan sağlığını düşüneceğini sanmak zaten safdillik olur. Yine de, “kirli, bozuk gıda” deyince Uğur Dündar tarzı gazeteciliğin sürekli yaptığı gibi, üç beş küçük pastane-büfe-fırın basıp oradaki böcekleri göstermenin ötesinde daha büyük tehlikelerin olduğunun bu kez ortaya çıkması iyi oldu. Küçük işletmelerdeki pisliklerin “ortaya çıkarılması”, temelde, insanların markalı ürünlere (ve dolayısıyla büyük şirketlere) yönelmesini sağlamak için yapılıyor. Bunu yazarken “Küçük olanlarda pislik yok,” demiyorum; elbette fazlaca var. Ama ellerindeki büyük güçle, kendilerini denetimden kurtaracak yasalar çıkarttırabilen –yoksa yatırım yapmazlar– , medyada kendi lehlerine haberler yayımlatabilen büyük (ve çoğunlukla küresel) şirketlerin kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstermelerine de kanmamak gerekiyor. Özellikle gıda konusunda kitlesel üretim kendi başına çok riskli bir şeydir; bir de bunun üstüne bu şirketlerin bir bandından çıkan ürünlerin yine kitlesel olarak tüketilecek kadar çok olduğunu da göz önünde bulunduralım. Küçük işletmelerde, üç beş kuruşun peşinde pisliğin bin türlüsünü çeviren işletmeciler vardır, ama insan evladına bozuk yemek yedirmeyi vicdanı kaldırmayacak kadar insaflı insanlar da olabileceğine güvenebiliriz. Fakat iş, büyük paraların döndüğü büyük şirketlere gelince, onların yöneticilerinin paradan başka bir şeyi çok da umursayacaklarına güvenmek için hiç nedenimiz yok.
Uzun bir giriş oldu, fakat buna değinmeden “etli” bir konudan bahsetmek olmazdı.


GELELİM BEREKET DÖNER’E
Gelelim konumuza… Bereket Döner, benim bildiğim kadarıyla, vakti zamanında Beyoğlu’nda açtığı küçük dükkânda sattığı ucuz ve ilginç soslu döneriyle, ucuzcuların, parasızların, yemeğe çok para vermeyip parasını aslen biraya yatırmayı tercih eden öğrenci kesiminin uğrak yeri olan bir yerle başlayıp sonradan zincirleme büyüyen bir dönerci. (Belki, daha önce başka yerlerde lokantaları vardı, bilemiyorum, öyleyse cehaletimi bağışlayın; ancak yazının esas konusu “Bereket Döner’in Tarihi” olmadığı için bu cehaletim mazur görülebilir sanırım.) Dönerinin ucuzluğu kadar imajı da şöhret kazanmasında etkili olmuştu. “Biz İslâmî bir işletmeyiz”i net bir şekilde gözünüze sokan, çalışan herkesin uzun sakallı olduğu bu imaja Ramazan aylarında dükkânlarını iftardan önce açmayarak tavır da eklemişler, ancak çok ucuz olan dönerleri ve diğer yiyecekleriyle kozmopolit Beyoğlu’nun her türden insanının da uğramaktan vazgeçemediği bir yer olmuşlardı.

Bereket Döner, Halitağa Caddesi'nin peş peşe açılan mekânlar sayesinde büfeler cennetine dönen bölgesinde...

Döneri ise ucuz olduğu kadar kötüydü de. Kesinlikle ağır kokardı. Ne olduğunu tam anlamadığım sosları da kötüydü ama o sos sayesinde dönerin ağır kokusunu bastırıyorlardı. Çivi çiviyi söker taktiği, sanırım! Ayrıca, çalışanlar çok uzun sakallı oldukları için, yediğiniz yemekten uzun bir kıl çıkması da çok şaşırtıcı değildi. Tabii, bunu bir avantaj olarak da değerlendirebilirsiniz; çalışanların kafa ve yanaklarındaki kılların daha kısa olduğu yerlerde yemeğinizdeki kılları görememe ihtimaliniz var, buradakinde hiç olmazsa gözünüze çarpıyordu. (Cümlemdeki ironik havaya bakmayın, sahiden kısmen avantaj olma durumu var!)

Kısacası, keşke dinî hassasiyet ve tavırlarında gösterdikleri özeni biraz da yiyeceklerinde gösterselerdi, diyeceğiniz bir yerdi. Bununla birlikte, yine döneri kadar ünlü ve ucuz olan yayık ayranları dönerleri kadar kötü değildi. Biraz ekşimiş olurdu, o kadar. Kanaatim, dönerleri de dahil olmak üzere yemeklerindeki kötü yönün, önemli ölçüde çok ağır ve yağlı bir üsluplarının olmasından kaynaklandığı yönünde.

Bereket Döner, sonraki yıllarda, İstanbul’un pek çok yerinde (ve muhakkak ki başka illerde de) şubelerine rastlayacağınız bir zincir restorana dönüştü. Önceki yıllarda Kadıköy’de de bir şube açmışlardı, ama ne olduysa kapandı orası.

Yakın zamanda, Halitağa Caddesi’nde bir şube daha açtılar. Caddenin tam ortasında, sayıları gün be gün artan mekânlar sayesinde yavaş yavaş büfe ve dönerci cennetine dönen bölgede… Halitağa Caddesi No: 24-A’da Bereket Döner ikamet ediyor. Eh, biz de bir hayırlı uğurlu olsuna gittik tabii.


Mekân, ışıklandırmasından dekorasyonuna kadar her şeyiyle "ben bir restoran zincirinin şubesiyim" diyor.

Geniş, uzunlamasına da giden büyük bir mekân, Halitağa’daki Bereket Döner. Bir üst katı da var. Mekân, ışıklandırmasından dekorasyonuna kadar “biz bir zincir restoranın şubesiyiz” izlenimini hemen veriyor. Tezgâhını self servis tarzında yapmış olsalar da, sipariş de servis de masada hallediliyor.

Sermaye büyüyünce imaj da değişmiş sanırım. Daha nötr bir görünüm arz ediyor işletme. Şimdiye kadar bir yanlış anlama oluştuysa (ki sanmıyorum ama) söyleyeyim: Benim adamın sakalıyla, şuyuyla buyuyla hiç derdim yok –kimsenin de olmaması gerekir– yemek yiyeceğim yeri “laik mi İslâmcı mı” kaygılarıyla seçecek kadar kafayı yemedim henüz, sattıkları yemeği güzel yapsınlar yeter. Ancak Bereket Döner bilhassa bu yönüyle kendini tarif etmeyi en baştan tercih ettiği için bu “değişim”i vurgulamam gerekiyor. Örneğin şu da dikkatimi çekti: Bereket Döner’in bu şubesi açıldığında Ramazan ayındaydık. Kepenkleri açtıkları gün, vitrine “Ramazan’da iftarda açığız” yazısı asıp dükkânın siftahını iftarda yapmayı tercih etmişlerdi. Böyle birkaç gün geçtikten sonra ise, hâlâ Ramazan’da olmamıza rağmen, o yazıyı kaldırdılar, hatta bir baktım, dışarı attıkları masalarda yiyor insanlar dönerlerini. Bir ihtimalle, henüz yeni açtıkları için Ramazan’ı da bahane ederek “prime time’da satış yapalım, bu arada eksikleri tamamlarız” diye düşünmüş de olabilirler, ama Bereket Döner’in “kurumsal” kimliği bu ihtimali azaltıyor. Geriye bir ihtimal kalıyor: Para sen nelere kadirsin! Bereket’in klasik tavrı, Halitağa’da pek tutmadı demek ki.

İnsanların karnını doyurduğun yere yemekten çok daha fazlasına denk düşen anlamlar yüklersen, mekânını yorumlayan adam da böyle bir türlü yiyeceğine getiremez konuyu işte! Neyse, getirelim artık: Bu Bereket’in dönerinin eski Bereket’le bir ilgisi yok. Çok daha güzel, tadı yerinde sayılabilecek bir döner veriyorlar. İnternet sitelerine bakarken gördüm ki, Bereketçiler işi bir hayli büyütüp toptan döner satışı şirketi olmuşlar. Bu arada da, o eski ağır dönerlerinin kötü olduğunu fark etmişler sanırım. Halitağa’da kendilerinin “karışık” tabir ettikleri “yaprak et-kıyma karışımı döner” satıyorlar. Eski Bereket’ten iyi olsa da, harika bir döner değil. Zaten, artık ucuz bir yer de değil Bereket Döner. Pide döneri 6 liradan veriyorlar. Tamam, içindeki et az değil (75 gram), ama nihayetinde ucuz da değil.

Döner siparişi verirken “Sos koyuyor musunuz?” diye sordum, Bereket’in o garip sosuyla da meşhur olduğunu bildiğimden. “İsterseniz koyarız” dediler ama hiç cesaret edemedim tabii! Bugüne dek iki kez gittim Halitağa Bereket’e; ikincisinde “Döneri fena değildi, acaba sosunu da denesem mi?” diye düşündüm, ama yok, yapamadım! Beş on kez daha gitsem de denemeye niyetli değilim. Nihayetinde karnımızı doyurmaya gidiyoruz! Bir gün oranın sosunu yemeye cesaret eden olursa, lütfen bir yorum göndersin. Belki sosları da çok değişmiştir, adamlara boşuna haksızlık etmişizdir.

Döneri, dediğim gibi, “fena değil” kategorisine girer. Ama pahalı kategorisine de girer. Pide dönerimin yanında ayran istedim. Yayık ayranları yine var; onu sipariş ettim tabii. Bana hiç de yayık ayran gibi gelmedi. Herhangi bir yerde içebileceğiniz alelade bir açık ayran işte. O da 2 lira.

Bereket'e ikinci gidişimde, saatten dolayı olsa gerek, mekân bir hayli boştu. Dolayısıyla herkes benimle ilgilendi, şımardım doğrusu! Yemeğiniz biter bitmez garson çay ikram etmek istiyor, güzel bir jest, ama bu kadar parlak bir mekânda yemeğin üstüne çay içecek kadar uzun süre oturmak insana hiç çekici gelmiyor. Bu, sadece Bereket'in "parlaklığı" değil elbette, zincir restoranların çoğu mekânlarını nedense böyle hazırlıyor, bu da insana kendisini hastanede hissettiriyor!

Halitağa Bereket’in tezgâhında salata açık büfesi var. Salataya 4 lira fiyat biçmişler, sanırım oradan keyfinize göre tabağınızı dolduruyorsunuz. Et ve tavuk döner dışında bir yemek yok. Ki bence hiç de fena fikir değil. Orası tam olarak dönerci işte. Keşke dönerlerini biraz daha güzel yapsalar. Bu şekildeyken 6 lira vermek insana koyuyor.

Gelelim temel fiyatlara: Et dönerde, pidenin 6 lira olduğunu yazdım zaten, dürüm döner 7 TL, baget döner 5 TL, porsiyon 10 TL, pilav üstü 11 TL, iskender 12 TL. Tavuk dönerde, pide 3, dürüm 4, baget 2,50 TL; porsiyon 6, pilav üstü ve iskender ise 7,50 TL.

İçecekler 1,50 ile 2,50 arasında değişen fiyatlara sahip. 3 liraya çorba, yine 3 liraya patates kızartması veriyorlar. Tatlı yiyecekseniz, 3 liraya kemalpaşa, 4 liraya sütlaç, 5 liraya künefe veya kadayıf yiyebilirsiniz. Hiçbirini denemediğim için sadece fiyatlarını veriyorum. Bir de, yine denemediğim kahvaltı tabağı var, onun da fiyatı 7 TL.

Bereket’in döner çeşitleri ile içecek ve patatesten oluşan menü fiyatları da var ki bunları beraber yiyecekseniz toplam fiyatlarından daha uygun bir miktara çekiliyor vereceğiniz para.

Telefon: (0216) 550 58 58

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Merkezî yer ve cazip vitrin yetmez, güzel yemek de lazım! Kadıköy Döner Restaurant

Dönercilerden gidiyoruz bu ara. Bu sefer de, çok merkezî bir yerde olduğu için önünden sık geçtiğim ama ilk defa yakın zamanda oturup yeme fırsatı bulduğum bir yerden bahsedeceğim. İsmi pek bir anonim olan Kadıköy Döner Restaurant, iskeleye inen ana caddenin neredeyse üzerinde olduğu için dönercilerin bolca bulunduğu Güneşli Bahçe Sokak’ın etrafındaki lokantalardan biri. Geçen yazdığım Durak Büfe’nin arka paralelindeki sokakta, Akveren Şifahane-Makarnacı’nın yanından sokağın içine girdiğinizde karşınıza çıkan bir yer. (Teknik olarak Mühürdar Caddesi’nin Söğütlüçeşme Caddesi’ne çıkan noktası oluyor.) Gayet de uzun zamandan beri orada. Yani “Girişimci ruhum var, buralar da insan kaynıyor, derhal bir döner fast food’çusu açayım” düşüncesinin ürünlerinden değil.

Bana bugüne kadar pek davetkâr gelmemişti, ama karnımın aç olduğu bir gün vitrininden kampanyalı menülerini görünce girip yiyeyim dedim. Ancak çok da iyi etmedim! Evet, filmin sonunu baştan söylemek gibi oldu, ama bunca zamandır var olan bir yer, eğer ben o gün kötü gününe denk gelmediysem, nasıl oluyor da bunca zamandır orada duruyor, anlayamadığımı söylemeliyim.

O bölgede –kastım, Güneşli Bahçe Sokak’ın ana caddeye bakan kısmı ile Aya Efimia Kilisesi meydanının etrafı– insan akışı çok yoğun olduğundan yeme-içme mekânları boldur. Vitrininde “tavuk döner+ayran 1,5 lira” yazılı kartonlar asılı olan ve gelip geçenin parasını alıp karşılığında mide ağrısı vermeye dayalı mekânlar bir açılıp bir kapanır. Yine, sürümden kazanmak için her şeyi ucuza veren, mideniz bozulmasa da yediğiniz şeyin ismiyle kendisinin hiç alakasının olmadığı yerler de cirit atar. Hani, iskender sipariş edersiniz, önünüze de görsel olarak iskendere benzeyen bir yemek gelir, ama tattığınızda yüzünüz ekşir ya, öyle mekânlar. Kadıköy Döner Restaurant gibi yerlerse, hem uzun yıllardır oradadır hem de öyle çok ucuz değildir. Sınıflandırmam biraz kaba oldu belki ama bahsettiğim yerlere yolu sık düşenler haklı olduğuma kanaat getireceklerdir sanırım.

Bu açıdan şöyle bir göz atmak bile Kadıköy Döner Restaurant'ın vitrininin cazibesini anlamaya yetiyor.

Kadıköy Döner Restaurant, dışarıdan bakınca döneri güzel gözüken, vitrininden çeşit çeşit yemeklerin de hemen seçilebileceği dikkat çekici bir lokanta. Genişçe bir iç mekânı, asma katı ve dükkân önüne atılmış dört beş masası var. Dizaynını self servis tepsinizi alıp yemeklerinizi seçeceğiniz ve hesabınızı ödeyip yemeğinizi yiyeceğiniz şekilde yapmışlarsa da, ben gittiğimde böyle işlemiyordu. Yemeklere şöyle bir göz atıp oturuyorsunuz, sonra da garsona sipariş veriyorsunuz. Ki bence hiç sakıncası yok, hatta daha güzel.

Yemek tezgâhının arkasında bulunan tabelada, süslü porsiyon fotoğrafları var, yemek fiyatları yok. Tabelanın devamında kampanyalı menülerin fiyatları yazıyor ama. Pilav üstü döner, çorba, ayran menüsü 9,50; tavuk şiş, çorba, ayran menüsü 7,50; İnegöl köfte, piyaz, ayran menüsü yine 7,50; iskender, çorba, sütlaç menüsü 9,90. Masaya oturunca gördüm ki, masalardaki cam kaplamaların altında fiyat yazılı menüler var. Bu iyi, ama self servis çalıştığı farz edilen bir yerde mantıken zaten parayı verdikten sonra fiyatları görüyorsunuz ki artık pek anlamı kalmamış oluyor! Tezgâhın arkasındaki tabelaya genel hatlarıyla fiyatlar yerleştirilseydi daha iyi olurdu. Yemek ısmarlayan neye kaç para vereceğini bilirdi, kasada sürprizle karşılaşmazdı hiç değilse.

Kadıköy Döner Restaurant, işte böylesi bir iğne atsan yere düşmez sokakta, her gördüğümde aklıma "Fransız etkisindeki Bolulu aşçı ustası" tasvirini getiren heykelin ardında.

Önce köfteli menüyü sipariş ettim, ama içimden gelen “dönerciye gelmişken döner yenir” sesini dinleyip siparişimi değiştirdim. Akşam üstü saat 5-6 civarlarıydı ve içeride dört beş masa doluydu. Yemek saati olmadığı için iyi bir sayı olduğunu kabul etmek gerek. Çorbada mercimek ve ezogelin seçeneklerinden ikincisini işaretledim ve çorbam hemen geldi. Dolandırmadan söyleyeyim: Kötü bir çorbaydı. Beklemiş mi desem, yanmış mı desem, yoksa hiçbiri değil de zaten kötü yapılmış mı desem, bilemiyorum. Beklemiş değildir, zira bu lokantada hiçbir yemeğin kalacağını sanmıyorum. Hem kalabalık bir bölge, hem de yılların verdiği tecrübeyle günlük ne kadar yemek yapacaklarını gayet iyi biliyorlardır. Çorbanın tadındaki gariplik, yanmış olmaktan da farklı bir şeydi. Görüntü ezogelin, ağza gelen tatta da bir ezogelin altyapısı var (kabul, ilginç bir tabir oldu), fakat geri kalanı üzüntü verici! Bu kadar kötü bir çorbayı uzun zamandır içmemiştim.

Neyse, çorbamı içtikten sonra pilav üstü dönerimi beklerken, masadaki menüden fiyatlara göz attım. İskender ve bir iki çeşit kebap 10 lira sınırını geçiyor; dönerin porsiyonu 8 lira, çoğu kebap çeşidi ve etli yemekler 8 lira, sebzeli yemekler 4 ila 5 lira arasında değişiyor, zeytinyağlılar 4 lira, çorba da 2,5 lira. Abartılı rakamlar değil. Tezgâhta sergilenen yemeklerin ilk bakışta fazla yağlı oldukları gibi bir izlenimim var ama. Tabii tatmak lazım, ancak ilk intiba da yemek için en az tat kadar önemlidir.

Döner siparişi fazla olduğu için biraz bekledim. Anormal bir süre değildi, kalabalıkta göze alacaksınız. Ustalar dönerimi özenle hazırladılar, sağ olsunlar, tıpkı kampanyalı menü fotoğrafındaki gibi sundular. (Bunda ne var ki, demeyin; fotoğraftaki porsiyonla önünüze gelen arasında fark olması hiç de hoş değil.) Dönerin tadı beklediğim gibi değildi. Gerçi açlıktan kaynaklı olarak objektif yorumlayamıyor olabilirim, bununla beraber pişmekte olan dönerin görüntüsü daha iyi bir tat vaadinde bulunuyor gibi gelmişti. Dönerin kokusu açıkça ağırdı. Yine, bu mekânda beklemiş olabileceğine ihtimal vermediğim için, kullandıkları etten kaynaklandığını düşünüyorum. Etrafta aynı paraya çok daha güzel döner yiyebileceğiniz yerler var. Dönerin altında yatan pilav ise tane tane olsa da, fazlasıyla yağa bulanmıştı, vıcık vıcık yağdı desem abartmış olmam. Eğer kendilerince hoşluk olsun diye porsiyonun üstüne dönerin yağından serpmemişlerse –ki yağın tadında öyle bir şey yoktu– bu kadar yağlı bir pilavın hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Yoksa, bunca yağ olmasa, tadı hoş bir pilav olacakmış. Ayrıca, tezgâhta sergilenen yemeklerin yağlı olduğuna dair ilk intibamın da o kadar yanlış olmadığını teyit etmiş oldum.

Rengarenk vitrin ve bol vaat, iyi bir lokanta olmaya yetmiyor ne yazık ki. Bunlardan önce, yemekleri daha özenli yapmaya çalışmak ve karnını doyurmaya gelen insanlara "elimizde senin gibi çok var" yaklaşımından uzak durmak gerekiyor.

Diyeceğim ki, bir başka gün daha şansımı deneyip bu yazdıklarımı gözden geçireyim, ama çok da cesaret edemiyorum. Ne de olsa o kadar ucuz bir yer değil. Zaten bu kadar merkezî bölgelerde bilmediğim yerlerde yemeye de soğuk bakarım. Bu tip mekânlarda “Ohoo, bize senin gibilerden çok gelip geçiyor, sen bir daha gelmesen n’olcak, nasılsa başkaları hep gelecek” sözleriyle özetleyebileceğim bir kendinden eminlik ve dolayısıyla kayıtsızlık görülebiliyor ve esas itici olan da bu. Maalesef, Kadıköy Döner Restaurant’da da vardı bu. Önemle belirtmeliyim ki, bunun çalışanlardan kaynaklandığını hiç sanmıyorum; onlar öyle davranıyorlarsa da, bu, temelde, mekânın işletmecisi olanların tavırlarının bir yansımasıdır. Tamam, para pul ilişkilerini ve paranın hâkimiyetini bir anda bitirecek halimiz yok; ama bir lokanta, onu çalıştıranlar öncelikle insanların karnını doyurduklarını ve ancak bunun ardından karşılığında para kazandıklarını düşünürlerse doğru düzgün bir yere dönüşüyor. Zaten bu yüzden müdavimli mekânlar her zaman daha iyi değil midir? Çünkü oralarda “işletmeci” de usta da, “yarın ben bu insanın yüzüne bakacağım” kaygısıyla hareket eder ve insan ilişkilerini de güzel yapan kaygılardan biridir bu. Hele söz konusu olan karın doyurmaksa.

Bu mekânı da buraya yazmış olalım ve söylediklerimizi iyi kötü dikkate alanlara başka yerleri tercih etmelerini tavsiye ederek yazıyı sonlandıralım.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Döner için güzel bir durak: Durak Büfe

Her mahalleye bir büfe-dönerci anlayışının geçerli olmadığı yıllarda, döner yemek ya da bir büfeye oturmak için şehir merkezlerine inmek gerekirdi. Amerikan filmlerinde genelde dedektif olan kahramanların yediği “hot dog”ları “sosisli” ismi altında yemek imkânını ancak merkezî yerlerdeki büfelerde bulurduk. (Bunu “imkân” olarak tanımlamak ayrı bir tartışma konusu, şimdi oraya girmeyeyim.) “Aile boyu” kolaların sofraların ayrıcalıklı misafiri olduğu yıllar... Cam şişedeki ve zor açılır kapaklı bu litrelik kolaların misafirliğine birkaç yıl içinde ketçap eşlik etmeye başladı, aynı yıllarda büfelerin sayısı da arttı. E, haliyle hepsi aynı yerlerde açılamayacağına göre sokak sokak yayılmaya başladılar, sonra da hemen her sokakta bir büfe görür olduk, her büfede de bir döner tezgâhı.

Artık bir yerde döner yemek öyle çok da özel bir şey değil. Dönerler de öyle. Hele tavuk döner de peyda olduktan sonra, renkli kartonlara elle yazılmış “yarım ekmek tavuk döner artı ayran 1 lira” yazılarını bolca görür olduk.

Durak Büfe'de tam anlamıyla "büfe döneri" satılıyor: hem ucuz hem de güzel. İlk fırsatta pide dönerini deneyin.

“Nerede o eski dönerler” tadında bir girizgâh oldu. Olsun. Klavyem döndüğünce size anlatmaya çalışacağım Durak Büfe’nin döneri, işte o eski yıllardaki dönerlerin mirasçılarından olduğu için böyle bir giriş gerekliydi. Burada, hiç kuşku yok ki, artık ismiyle cismiyle oturmuş, görece lüks restoranlarınki gibi bir döner bulamazsınız. (O dönerler zaten ateş pahasıdır. Kastım, Kadıköy’de eski PTT’nin yanındaki Kebapçı İskender ya da Bakırköy sahilindeki, kuruluş yılının başına M.Ö. ibaresi konması muhtemel Gelik Döner gibi yerler.) Ama her köşe başına açılmış olan “dönerci”lerin, şekli döneri andıran ama tadı pek bir şeyi andırmayan dönerleriyle kıyaslanamayacak kadar da iyidir. Anlayacağınız, tam büfe döneri!

“Durak” da öyle anonim ve sık rastlanır bir büfe ismi ki, kim bilir memleket sathında kaç bin tane “Durak” büfe vardır! Bir kere otobüs duraklarının ya da eski usul otobüs terminallerinin hepsinde en az bir taneden, say say bitmez! İsmi fazlasıyla anonim olsa da, Durak Büfe Kadıköy’de en az yirmi yıldır var olan bir büfe. İsmi üstünde hak iddia etmeye yetecek kadar yaşı var. Muhtemelen İstanbul çapında böyle birkaç Durak Büfe daha vardır. Sermaye bağlantıları var mı bilemeyeceğim ve bu konuyu da uzatmayacağım zaten!

Bu yazıyı yazmama sebep olan Durak Büfe, Söğütlüçeşme Caddesi’ni Yasa Caddesi’ne bağlayan kısacık bir ara sokakta bulunan Durak Büfe. O sokağın bir ismi olduğundan bile şüpheliyim! O sebeple hemen buraya krokisini koyuyorum.

Yakın bölgede birkaç tane daha Durak isimli büfe olduğundan ve Kadıköy’de de daha pek çok aynı isimli büfe bulabileceğinizden, nereyi yazdığım belli olsun.

Durak Büfe’de tostundan sosislisine, pizzasından pidesine kadar pek çok yiyecek bulmak mümkün, ama ben özellikle dönerini yazacağım. Diğer ürünlerini yeme fırsatım olmadı, iyi veya kötü olduklarına dair bir fikrim yok. Ama döneri yazılmayı hak ediyor.

Durak Büfe’de döneri tabii ki porsiyon ve yarım ekmek arası da yiyebilirsiniz, ama orada döner yiyecekseniz pide arası yiyeceksiniz. Nokta. Çok güzel bir pidesi var. Dönerin eti güzel, temiz. Normalde, döner ateş önünde uzun süre durduğundan, eti iyi bile olsa saatler geçtikçe tadının ağırlaşması her zaman söz konusudur, ama Durak Büfe’nin dönerinde ben hiç öyle bir duruma rastlamadım. Öğle vaktine doğru ateşin önüne konan döneri zaten ikindi saatleri biraz geçtikten sonra bitmeye yüz tutuyor. Yani tam olması gerektiği kadar duruyor ateşin önünde.

Pidenin arasında yaprak kesilmiş döneri yeterli miktarda yerleştirdikten sonra, yanlık olarak, kızarmış patates, Amerikan salatası ve patates köftesi koyuyorlar. Patates köftesi, Durak Büfe’nin özgün denebilecek tatlarından biri. Pide veya ekmek arası dönerin içine güzel gittiğini söyleyeyim. Bir de ayrıca isterseniz küçük acı biber turşularından atabiliyorsunuz içine, ki ben çok severim. Döner sandviçinin içine sık rastlanır diğer malzemeleri (domates, yeşillik, sivri biber gibi) koymuyorlar. Ben, döner sandviçin içine en çok yakışan şeyin söğüş domates ve sivri biber olduğunu düşünüyorum, ama benim gibi bir domates fanatiği bile Durak Büfe’nin patates köfteli döner sandviçini beğeniyorsa, sahiden güzel yapıyorlar demektir! (Fazla benmerkezli bir yorum oldu ama ne yapalım, ben yazıyorum nihayetinde, değil mi?!)

Bu poz ayaküstü çekildi, ama gizli çekil(e)medi. Fotoğraf çekildiğini fark eden dönerci ustamız camekan arkasından bariz ve sevimli bir vücut diliyle poz vermek istemiş, almış eline döner bıçağını, başlamış kesmeye. Sağ olsun. (Miş'li cümlelerimden de anlaşılacağı gibi fotoğrafları ben çekmedim, gizli gurmeliğin şanını bozmadım yani! O yüzden fotoğrafları çeken arkadaşın yalancısıyım!)

Yalnız, ben Amerikan salatasının (ya da nam-ı esas Rus salatasının) dönere yakışmadığı kanaatindeyim. Sandviçime koydurmuyorum zaten. Soğuk Savaş yıllarında propaganda amacıyla ismi manipüle edilmiş bu salatayı ben oldum olası sevemedim gerçi. En yakıştığı yer olan sosisli içinde dahi –ki o vakit ismi goralı oluyor, malumunuz– sanki sadece yiyeceğiniz şey ağırlaşsın diye konuyormuş gibi geliyor. Durak Büfe’de döner sandviçinize ekletip ekletmemek size kalmış, ben koydurmamanız tavsiyesinde bulunayım...

Bu güzel pide dönere 4 lira veriyor, ister geniş ve iki katlı salonunda oturarak, ister paket yaptırıp, isterseniz de elde alıp yürüye yürüye yiyorsunuz. Oturursanız, muhtemelen yanına içecek bir şeyler de alacaksınız tabii. Kapalı büyük ayran 2 lira. 6 TL’ye gayet güzel bir pide döner yiyorsunuz, pidenin güzelliği ve içindeki etin bolluğuyla sadece açlığınızı geçici olarak yatıştırmaya değil, bayağı bayağı karnınızı doyurmaya yetiyor.

Durak Büfe’nin dönerinden bahsedeceğimi söylemiştim. Tavuk döner bence gerçek anlamıyla döner sayılmasa da, beyaz ete düşkünlük ya da keseye uygunluk kriterleriyle onu da değerlendirmek lazım tabii. Tavuk döner ne kadar güzel olabilir bilmiyorum, ama Durak Büfe’deki daha bir yenebilir tavuk döner işte. Yani “ille de tavuk döner” derseniz, Durak Büfe’yi kesinlikle öneririm. Tavsiyem de, dürüm yaptırmanız. İçine eti bolca koyuyorlar, ek malzemeleriyle bir hayli kapsamlı bir tavuk döner yiyorsunuz. Günahı da 2,5 lira. “Çok açım ama fazla param yok” zamanları için çok uygun bir seçim.

Durak Büfe, Kadıköy’ün merkezinde olduğu için müşterisi her daim olan bir yer. İsmi Kadıköylülerin kulağına aşinadır zaten. Öğle vakti çevredeki esnafa paket servis yapıyorlar, Kadıköy merkezde işi olan hanım ablalarımızın akşam yemeğine dek açlıklarını bastırmalarını ve alışveriş yorgunluğu arasında soluklanmalarını sağlıyorlar, öğrencilerin okul çıkışı üç beş muhabbet çevirip bir şeyler atıştırmalarına masalarını açıyorlar. Eh, böyle olunca da, akşama doğru döner bitmeye yüz tutuyor. Bir büfe için en güzeli de bu zaten.

Havalar da iyice ısınmaya başladı. Geniş mekânın yanı sıra dışarı atılmış masalara da oturup döner yemek mümkün.

Hem ucuz hem de güzel döner yemek için hiç düşünmeden uğrayın Durak Büfe’ye. Söğütlüçeşme Caddesi’nin Rıhtım’a doğru sonlarında, Çarşı içine girmek için kullanacağınız sokaklardan birinde. Sokağın caddeye bakan yüzünde Hosta Piknik var. Orada da döner satıyorlar, ucuz da. Bakın Hosta’yı da bir ara yazalım burada, ama tam oralarda canınız döner çektiyse, Hosta’yı değil de birkaç adım ötedeki Durak’ı tercih etmenizi tavsiye ederim. “Sürümden kazanıyoruz” ayağına kötü döner satmıyorlar hiç olmazsa!

Not: Durak Büfe, önceden ana cadde üzerindeydi, parka bakardı. Eski Kadıköylülerin sık uğradığı bir yerdi. Artık orada değil...

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Moda yolunda




(Bu yazı Ajda Pekkan'dan Moda Yolu eşliğinde iyi gider mi? Gider. Belki tek eksik, aşağıdakinin, bu hoş şarkıya eşlik edecek kadar güzel bir yazı olmaması olabilir! Okumaya başlamadan önce play'e basmayı ihmal etmeyin.)

“Nerede yiyelim” sorusunun tek cevabı birilerinin işlettiği mekanlar olmak zorunda değil elbette. Hatta yaz aylarında, Kadıköy’de eviniz dışında bir yerde vakit geçirip bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, denize nazır oturup keyfini çıkarabileceğiniz yerler hiç de az değil. Ve hepimiz de biliriz ki Moda böyle yerler listesinde bir hayli üst sıralarda yer alır. Moda, tarih boyunca karşı kıyıda yerleşmiş olanların buraya yönelik “körler şehri” manipülasyonunu baştan aşağı bozan yerlerden biridir!

Neyse, bu tarihî hesaplaşmayı bir kenara (tarihçilere!) bırakalım şimdilik, konumuzdan sapmadan devam edelim: Güzel bir yaz akşamında Moda’da oturmak gibisi yoksa, biraz daha erken gidip yanınızda taşıyacağınız bir sandviç, dürüm benzeri bir yiyecekle akşam yemeği yemek fikri de hiç fena değildir. Moda’nın tepesinde ister Fenerbahçe tarafını ister karşı yakayı kendinize manzara yaparak karnınızı doyurmak güzel olur.

Evde yiyecek bir şeyler hazırlama ihtimalinizi şimdilik bir kenara bırakalım; fakat Moda’nın (eğer aşağıdaki park kısmına inmezseniz) tası tabağı ortaya serip piknik atmosferi yaratamayacağınız bir yer olduğunu da, belki gereksiz olacak ama, yazalım buraya. En garantilisi sandviçtir, dürümdür o yüzden. Geriye kalıyor bir yerlerden yiyecek bir şeyler almak. Ona bakalım:

Moda'yı Kadıköy'ün dört yanından bilumum insanın çeşit çeşit sohbeti dolduruyor. Bir de, yakınlarda şöyle cebimize uygun bir yerler olsa da bir şeyler de yiyebilsek şu güzel manzarada...

Aslında “Moda” Kadıköy ilçesinin merkezini ele aldığımızda sahile yakın bölgenin bir hayli büyük bir kısmını kaplayan yerin ismiyse de, hepimiz o her daim gidip oturduğumuz yere Moda deriz. Ve işte o Moda’ya doğru yaklaştıkça, sadece lokantalarda değil, bakkalda, tekelde bile fiyatlar yükselmeye başlar. Moda’ya giderken en çok kullanılan yol olan Moda Caddesi üzerinden yürüdüğünüzde, hedefe yaklaşırken göreceğiniz marketlerde fiyatlar yüksektir, meşhur dondurmacı Ali Usta’nın çevresindeki tekellerde mesela biranın fiyatı en azından 10-20 kuruş oynar, o taraflardaki yiyecek-içecek mekanlarını saymıyorum bile.

E, “Moda’da oturuyorsan paran vardır” diye düşünüyorlar tabii, onu Moda’da evi olanlar dert etsin, ama bu, “Moda’ya gidiyorsan paran OLACAK” anlamına da geldiği için züğürt kısmının sinirini bozacak bir durum.

“Oralarda bir şeyler alır, yanına da kola/meyve suyu/bira açar, mis gibi yeriz” diye düşünenler için maalesef Moda’ya en yakın hesaplı yerler Caferağa civarları, belki biraz daha ilerisi. Gerçi buralara “yakın” demek hiç doğru olmuyor, çünkü paket yaptırdığınız yiyeceğinizin Moda yolunda soğumasına yetecek kadar uzak! Biz yine de yılmayalım, bir yerler bulmaya çalışalım:

Moda Caddesi üzerinde yiyecek bir şeyler alabileceğiniz en hesaplı yer Tek Büfe. Tek Büfe’nin yerini tarife, bilmem, gerek var mı zira sabaha kadar açık olmasından kaynaklı olarak o kadar meşhur bir yerdir ki, o civar tarif edilirken “Tek Büfe’nin orası” tabiri kullanılır! Moda Caddesi üzerinde, adeta yolun ortasına tek başına dikilmiş büfeden bilumum sandviç, tost, yarım ekmek ve saireyi edinebilirsiniz.

Tek Büfe ayrıca yazılması gereken bir yer aslında, ama hemen burada bir özetini geçelim: Tek Büfe’nin sosislisi, tostu, döneri ve diğer yiyecekleri mekanın bunca ünlü olmasının nedeni değildir, yiyecekleri o kadar da güzel değil çünkü. Ancak yirmi dört saat açık olup da gecenin herhangi bir vaktinde bile aç karnınızı doyurabilecek olmanız, Tek Büfe’yi eşsiz kılan özelliklerden biri. Örneğin gecenin 4’ünde zil çalan karnınızın sesini kesebiliyor olmanız dolayısıyla, yiyeceklerin bir şeye benzeyip benzemediğini pek umursamayabilirsiniz. Halbuki açlığı hemen bastıran ağır yağlı malzemeleriyle Tek Büfe biraz da “sarhoştur, ne yese anlamaz” yeridir. (Tek Büfe’nin Kadıköy’de dört şubesi daha var: Biri Serasker Caddesi üzerinde, Bahariye’den girdiğinizde hemen solda; diğer ikisi Halitağa Caddesi üzerinde, bunlardan biri caddenin tam ortasında, diğeri de rıhtıma inen caddeye çıkmak üzereyken Halitağa'nın sonlarında; sonuncusu da Sakızgülü Sokak'ta, ki Rexx Sineması'nın önünden geçen sokaktır. Buralar da geç saatlere kadar açık olsa da, sabaha kadar açık değiller, gündüz vakti bir şeyler atıştırdığınızda önce dolan midenizin size daha sonra hafiften ızdırap vermeye başladığını fark edebilirsiniz.) Orada bol bol gençten çakırkeyif insan görürsünüz zaten, haddinden fazla yağlı sandviçlerle, kelimenin tam anlamıyla, tıkınırlar. Tabirim belki biraz ağır oldu, ama o saatte sahiden başka bir şey yapamayacak oldukları için o kadar da suçlu değiller! Tek Büfe’de sosisli sandviç 1,5 lira, yarım ekmek kaşarlı tost 2,5 lira, yarım ekmek karışık tost 3,5 lira, yarım tavuk döner (geç saatte bulamazsınız) 1,75 lira. Arnavut ciğeri, kavurma gibi yiyebileceğiniz daha pek çok şey var. En yüksek fiyatın 4 lira olduğunu belirteyim, gayet hesaplı olduğunu zaten çıkarırsınız.

Fenerbahçe'ye doğru manzaranın arasına giren birayı ben içiyorum tabii ki! Fotoğrafı da aynı esnada çektiğim için fazlasıyla titrek bir kare olmuş. Çift görmek bu olsa gerek!

Tek Büfe’den almadık, yürümeye devam ettik diyelim. Biraz ileride sağ kolda Beyaz Dürüm var. Dürümleri 5 lirayla 8,5 lira arasında değişiyor. Güzelleri 8,5 lira tabii! Pahalı. Geçiyoruz. Beyaz Dürüm’ün karşı çaprazına Sosa isimli bir yer açılmış. Yeni sanırım, bir gün denemeli. Şimdilik yazmış olayım, yemeği nasıldır, bilemiyorum. Ama gördüğüm kadarıyla fiyatları Moda’nın pahalı bölgesini adımladığınızın bir başka göstergesi.

Yürüdük ve meslek lisesine gelmeden hemen önce, sağdaki Korkmaz Büfe’ye geldik. Ah be, keşke biraz daha geç saate kadar açık olsa! Korkmaz Büfe, akşam saatlerinde kapanan, ama dönerini yemeyi arayacağınız bir yer. İki-üç masanın sığdığı küçük dükkanda, her zaman çıtır çıtır taze ekmeğin arasına yerleştirilen güzel döneri beğeneceğinize eminim. Bir kere, vitrinine “yaprak döner” yazıp da “ağaç kabuğu döner” (doğru bir tabir oldu sanırım) veren yerlerden değil. Dönerinin eti taze ve güzeldir, iyi pişer, tazecik ekmeğinin kıtırlarını ağzınızda kıtırdata kıtırdata yersiniz. Maalesef Korkmaz Büfe’nin sosisli ve köfte gibi diğer yiyecekleri öyle güzel değil; köftesi sacın üstüne attıktan sonra küçülenlerden! Yarım ekmek döneri ve köftesi 4 lira, dürüm döneri 6 TL, porsiyonu 8 TL. Tostunun fiyatı da 1,5 lira. Kötü kader, biz akşam yürümekteyiz, o nedenle “Bir ara gelip şurada yine bir döner yiyeyim” diye iç geçirip yola devam etmek zorundayız.

Eliniz hâlâ boş. Moda’ya yaklaştıkça yolun sağlı sollu kaldırımlarındaki ışıklar artıyor, lokantalar yaklaşıyor. Buralara değil girmek, önünden geçerken bile endişe içindesiniz, çünkü çok pahalılar. Siz o müşteri yelpazesi içinde değilsiniz maalesef (yani “halk”tan fırsat bulabilen “vatandaş”lar rahat rahat yiyebiliyor!), neyse canım, zaten oturmayacaktınız; arzunuz, paket yaptırıp bir an önce manzaraya dalmak!

Artık çay bahçeleriyle çevrelenmiş bölgeye vardınız. (Bunlar, küçük çayı –ki onun adı aslında “ince belli”dir, küçük falan da değildir, çaydır, ama ne yaparsınız işte– tam 1,5 liradan satan, çay keyfinize tuz biber eken yerler.) Tek ampulle aydınlatmaya çalıştıkları loş tezgahlarında gümüş ve aksesuar satmaya çalışanları geçince, Adem Baba isimli büfeye varıyorsunuz. İşte Moda’ya “yakışacak” pahalılıkta bir büfe. Sosisli 2 TL, tost 2,5 TL, hamburger 3 TL, köfte ekmek ve et döner (yarım ekmek) 5 TL, tavuk döner ise 3,5 TL. Fiyatları Kadıköy’ün herhangi başka bir yerindeki büfelerle kıyaslayın… Doğru, buradan yenmez. Hakkını yemeyelim, belki de çok güzel yapıyorlardır, ben sadece fiyatlar açısından söylüyorum.

Bu da manzaranın "birasız" olanı... Aslında daha önemlisi "Moda Deniz Kulübü" denen o Moda katili yerin en berbat kısmı görünmeden olanı!..

Sanırım, fazla paramız olmadığı için aç kaldık! Moda civarında manzaraya karşı bir şeyler atıştırmak sahiden bu kadar mı zor olur?! Demek ki bu yönden bakınca, güzel Moda “hak etmeyen/parası olmayan yemesin”cilerin Moda’sıymış da aynı zamanda. Neyse, yine de bir-iki birayla sıcak akşamı serinletmek isterseniz, aklınızda olsun, birayı Moda’ya girerken ilk rastlayacağınız yerlerden almayın. Biraz önce de belirttiğim gibi, 10-20 kuruş takıyorlar (fiyatı
yukarı yuvarlıyorlar) mutlaka. Ya Moda sahilinin ara sokaklarındaki tekellerden ya da Moda’ya iskele tarafından girip de yürümeye devam ettiğinizde karşınıza çıkacak marketten alın; buralarda normal fiyata satıyorlar. İskele tarafından alırsanız, Koço’ya bir selam çakıp geçin, “param olduğu bir gün gelip rakı içeyim” niyetini tutmayı da unutmayın!

Manzaraya karşı bir banka veya taşa oturduk. Kadıköy’ün dört bir yanından, hatta dışarıdan da güzel havanın ve manzaranın tadını çıkarmaya gelmiş bilumum insan arasında çeşit çeşit sohbet dönüyor. Ne güzel. Sadece, Moda’ya “çıkartma yapan” otomobillerden gelen dıptıslı-volümlü müzik ile “Moda zaten benim” diyen kolları uzun, kökleri “derin”, ensesi kalın zerzevatın üssü Moda Deniz Kulübü’nden yükselen beyin süngerleştirici gürültü (ve de havuz başındaki gereksiz ışık) keyfinizi kaçırabilir. Ha, bir de günlük kotasını doldurmaya çalışan GBT’cilerin her an yanınızda bitme ihtimali...

Onun dışında Moda akşamı her zaman güzeldir. Bir de cebe uygun yiyecek bir şeyler bulabileceğimiz bir yerler olsa. Ve tabii, bir de Moda’yı üs bellemiş şu “derin” kalantorlar olmasa. Gerçi onlar olmasa, sırf Moda değil, her yer çok daha güzel olurdu. Hayat da.

31 Temmuz 2009 Cuma

Zurnanın zırt dediği yer

HUYSUZ GURME YAZILARI - 2

Zurna kebap ve bu icadı çıkartan Erdal Usta’yı huysuzca eleştirmeye başlamadan önce doyuruculuk konusunda Tuncay’ın ne kadar haklı olduğunu göstermek ve “ne kadar uzun olabilir ki?” sorusunun yerini hakikaten zurna gibiymiş düşüncesine bırakmasını sağlamak için zurna kebabın hazır olduktan sonraki fotoğrafını göstermekte yarar var diye düşündüm.


Bir buçuk-iki sene önce İskenderunlu bir arkadaşımla birlikte gittim Erdal Usta’ya. İstanbul’da çok meşhur olmasa da İskenderunlular arasında bilindik bir yermiş Erdal Usta. Çocuğunun üniversiteyi kazanmasıyla birlikte İstanbul’a gelmiş. İskenderunluların Facebook’ta “En güzel kebap İskenderun kebabıdır” iddialarını kanıtlama çabalarının (bu iddiaya katıldığımı söyleyemem) sonucu olarak fotoğraflarını internete koymalarıyla da işleri açılmaya başlamış, işler açılır açılmaz dükkan sahibi Erdal Usta’yı yerinden edip kendisi açmış. Yan dükkanı kiralamakta bulmuş Erdal Usta çözümü. Biz zurnamızı yerken zurna türküsünü söylüyordu bize Erdal Usta ilk gittiğimde. Dürümün devasalığına ya da (Erdal Usta’nın sempatik tavırları öne çıkınca) tadına pek dikkat etmemiştim. Tuncay’ın yazısını okuduktan sonra uzun süredir gitmediğim aklıma geldi ve neden gitmediğimi düşünmeye başladım. Bugün tekrar gidince, gitmeme sebeplerim aklıma gelmekle kalmadı, o eski sıcak havasının biraz bozulduğunu hissedip üzüldüm.

Eti pek lezzetli değil Erdal Usta’nın. Bütün lezzetini sosları sayesinde alıyor, diyebiliriz, zurna kebap için. E, haliyle yazın da bu soslar lezzetten çok midede hazımsızlık hissi yaratıyor. Ayrıca eğer et döner isterseniz çok eser miktarda etle karşılaşıyorsunuz. Bunların hepsinden vazgeçsem bile, Erdal Usta’nın henüz bahçe yokken küçücük dükkanda döner keserken mırıldandığı “Zurnalıyım, çalarım, hem çalar hem söylerim” ezgilerini duyamamak son nokta oldu benim için. Az parayla karın doyurmak konusunda çok iyi olsa da, her zaman yenebilecek lezzetli yemek sınıfına sokamayız zurna kebabı meşhur Hasköy Büfe’yi.

19 Temmuz 2009 Pazar

Zurnanın son deliği muamelesi yapmayın, tadına bakın: Hasköy Büfe’nin Zurna Dürümü

Yemek konusunda yeni fikirler, yaratıcı ustalar gördüğümde iştahım daha bir kabarır. Kendi tarzını oturtmak, zaten bilinen yiyeceğe abartısız bir yorum katabilmek, ayrı bir yetenek ve özveri ister. Bu yüzden çoğu kişinin duymadığını ve tatmadığını tahmin ettiğim “Meşhur Zurna Dürüm”ün mucidi, İskenderun Hasköy Büfe’yi duymanızı, bilmenizi isterim. Boğa’dan Çilek Sokak’a girdiğinizde soldaki 2. sokakta, sol sırada ikamet ediyor. Aslında dedikleri gibi “Meşhur” değil bu Zurna Dürüm. Müdavimleri ve çevre esnafı dışında pek bilindiğini zannetmiyorum. Bunda mekanın bulunduğu yerin çok büyük ve işlek bir sokak olmamasının da payı var. Kendini tanıtmasında en etkili yolları ister istemez “şikayeti müesseseye, memnuniyeti dostlara” klasiği. Gördüğüm kalabalıktan da oldukça etkilendim, bu durum dürümümün geç kalmasına sebep olmasaydı daha iyi olurdu tabii.

Mekan tam büfelik bir küçüklüğe sahip, ama arka tarafa Kadıköy'deki cafe'lerde sık görülen ve "bahçe" denen avlulardan açmışlar. Yaz sıcağında iyi gidebilir.

Hasköy Büfe’nin sahibi ve ustası olan Erdal Usta eldivenlerini, önlüğünü ve kafasından bonesini eksik etmiyor. Önceleri pek büyük bir mekan sayılmazdı burası ama sonrasında arkada zorlama bir bahçe uydurarak genişletmişler. Hapishane avlusu hissi yaratsa da içerideki sıcağa bir çözüm olarak takdir edilesi bir çaba. Kış aylarında nasıl bir işlevi olur onu bilemiyorum. Et döneri, kebap çeşitleri, çorbaları, salataları ve balığıyla gerçekten beklentinin çok üzerinde bir menüleri var. Porsiyon olarak; patlıcan kebabı, kuşbaşılı kuzu, tavuk şiş, balık, Urfa, Adana ve kuzunun fiyatı 7 lira. Böyle bir mekanda tercih kesinlikle bunlar olmamalı. Özellikle balığın bu menüde çok sırıttığını söylemeliyim. Derme çatma kurulmuş ocakbaşı pek iştah kabartmıyor açıkçası.

Bu bölüme kadar bahsettiklerimi denemedim, denemeyi de düşünmüyorum. Gelelim asıl mevzuya; “Zurna!”. Uzunluğu normal dürümün 2-2,5 katı, lavaşı bildiğimiz ince lavaş değil, daha kalın ve lezzetli olan “ev lavaşı” (bildiğim ve kabul görmüş ismi), lavaşın iç kısmında envai çeşit baharatlı bir sos, içini dolduran tavuğun lezzet katsayısını arttıran ayrı bir sos, envai çeşit salata. Tam olarak içinde neler olduğunu seçmek güç. Ama bunca lezzetin karıştığını duyunca kafalarda oluşabilecek abartılı bir tat önyargısını, ilk yudumu mideye indirdiğinizde kıracağınıza eminim. Açık ayranları oldukça lezzetli ve fiyatı da 1 lira. Ayrıca isteğe bağlı olarak salatalık ve acı biber turşusu da ikram ediyorlar. Salatalık değil ama acı biber gerçekten yakışıyor, sevenlere tavsiye ederim. Dürümün sosu ve malzemesi öyle bol ki akmasın diye sadece kağıda sarmakla kalmıyorlar ayrıyetten güzel bir poşetin içine geçiriyorlar. Üstünüzdeki giysileri tekrar giyebilmek istiyorsanız dürümünüz bitene kadar sakın poşete dokunmayın. Tavuk dürüm olarak düşündüğümüzde 4 liralık fiyatı fazla gelebilir ama Zurna Dürüm gerek boyutu gerekse lezzetiyle fiyatının hakkını fazlasıyla veriyor. Ortalama mideye sahip bir kişi bitirmekte zorlanabilir. Doyma garantisini ise ben veriyorum. Bütün artılarına rağmen siparişinizin geç gelmesi biraz hevesinizi kırabiliyor.

Her daim boneli Erdal Usta'nın hazırladığı Zurna Dürüm, alışık olduğumuz dürümlerin 2-2,5 katı büyüklüğünde ve kendine has bir sosu var.

Menüdeki diğer fiyatlar ise; Adana, Urfa, kuzu ciğer, kuzu et şiş, çiğköfte dürüm 5 lira. Yarım tavuk döner 1,5, yarım et döner 2,5 lira. Çorbalar, salatalar ve kola, fanta, şalgam 2 lira, soda, su 50 kuruş. Kebaplarını, çorbalarını, balığını bilmem ama Zurna Dürüm yemek için İskenderun Hasköy Büfe’ye uğramalısınız.

10 Haziran 2009 Çarşamba

İtirazım var: Marmara Et Lokantası

HUYSUZ GURME YAZILARI - 1

Onur, sağ olsun, yemeye zaten üşenmez de, yazmaya da üşenmemiş, Kadıköy’ün eskilerinden Marmara Et Lokantası’nı afiyetle yazmış. Yazdıklarına katılırım. Ama bazı eksikler gördüm, ben de biraz cadılık yapayım dedim. Merak etme Onur, Marmara’daki şefimiz bu blogu keşfederse, kötü olanı ben yazdım derim!

Benim, naçizane, esnaf lokantalarının iyisini kötüsünü seçmek için iki kriterim vardır. Birincisi yağ, diğeri de salça. Ha, “bu da senin kriterin mi, bunu herkes bilir” derseniz, işte onları anlamak için de iki yemeğe bakarım. Yağ için patlıcanlı yemeklere, salça için de (aslında hepsine bakabilirsiniz ama) kuru fasulyeyle nohuta. Canım nohut çektiğinde Marmara’da yerim, çünkü hem yemeklerine özen gösterdiğini bilirim, hem de nohutu iyi pişer. Ama salçası için o kadar da hayırlı konuşamayacağım. Gerçi, bazı esnaf lokantalarında gözlemleyebileceğiniz “aynı sıcak salçalı suyu, suyu azalmış bütün yemeklere azar azar dökmek” uygulamasına ben Marmara’da hiç denk gelmedim, ki bu iyi bir şey. Ama salçası belki çok yoğun olduğu (nohutun suyu neredeyse kan kırmızısı geliyor), belki de o kadar iyi olmadığı için, yedikten bir müddet sonra midemi yakıyor. Bunun önünü, nohutun yanında bir pilav ve bir cacık yiyerek rahatlıkla alabilirsiniz. Hem, cacığı da gayet güzeldir; az sulu, kıvamlı bir cacık klasiğidir.

Patlıcanlı yemekler ise zor yemeklerdir. Bazen patlıcandan kaynaklı bazen de yemeği yapandan kaynaklı olarak, bir felaketle karşılaşabilirsiniz. Patlıcanlı yemeklerde, eğer güzel yağ kullanmamışsanız, kendisini hemen gösterir. Yağınızın kötülüğünü saklamanız neredeyse imkansız hale gelir. Musakkada, karnıyarıkta, hatta türlüde, yağ adeta yemeğin üstüne çıkar, tabakta kendi bağımsızlığını ilan eder. Yersen. İşte, maalesef, Marmara bu açıdan iç açıcı değildir. Orada karnıyarık da yedim, musakka da, türlü de. Sonra da üç sodayı peş peşe içtiğimi bilirim. Gerçi Onur’a da bir şey diyemem bu yüzden, çünkü nikotin içerdiği için patlıcan yemez. (Evet, garip geliyor belki ama patlıcan gerçekten nikotin içerir.) Benimse nikotinle aram gayet iyi olduğu, hatta yaklaşmakta olan “genişletilmiş sigara yasağı” uygulamasına karşı beraber oturup dertleşecek bir dostluğumuz olduğu için, patlıcanla da böyle bir gerilim yaşamam.

Bir de, pilava, tatlılara ve yazlık yemeklere değinmeli. Bence Marmara’nın pilavından övgüyle bahsetmemek haksızlık olur. Sahiden güzel yapıyorlar. “Pilavcı” diye ortalıkta mantar gibi biten yerler gidip ders almalı. Mutlaka yiyin.

Tatlılardan, Marmara’nın fırın sütlacı zaten ünlü. Oraya sadece sütlaç yemeye gelenleri görmüşlüğüm vardır. Sütlaca çok düşkün değilimdir, ama Marmara’nın sütlacının özellikle bu yaz sıcağında serin serin çok güzel gideceğini söyleyeyim. Uygun fiyatı da cabası. Geriye kaldı kadayıf ile Kemalpaşa tatlısı. Kadayıfı kötü. Gerçekten de sadece bu kelime açıklar. Kuru ve şerbeti üzerinde yama gibi duruyor. Yemenize sebep olabilecek tek şey, kan şekerinizi ucuza dengede tutma isteği olabilir. Memleketin ideolojik takışma performanslarına malzeme olmuş nadide tatlısı Kemalpaşa ise benim favorim değildir pek. Üç kuruşa ahmak kutuplaşmaların yaşandığı memleketimin kutuplarından birinde yer almayı da, hele hele düşkün olmadığım bir tatlı için, istemediğimden yemedim. Yemiş olan yazarsa biz de öğreniriz.

E, yaz geldi, zeytinyağlılarla kızartmalardan bahsetmezsen ayıp olur. Hele, Marmara’nın hem ucuz hem de güzel zeytinyağlı taze fasulyesinden bahsetmek farzdır. Üzerine biraz pul biber serpip afiyetle yiyin. Hemen vitrininin önündeki buzdolabında da yeterince bekleyip soğumuşsa hele, mis mis. Patates, biber, patlıcan ve kabaktan müteşekkil kızartmasını da yoğurdunu koydurup deneyin mutlaka. Yaz geldiğini anlıyorsunuz onu yiyince. (“Biraz önce yağ-patlıcan denklemi kurdun, vurdukça vurdun, şimdi ne diyorsun?!” diye kızsanız, haksız sayılmazsınız. Ama birincisi, patlıcanının oranını az tutuyorlar; ikincisi de, diğer yemeklere nazaran biraz daha pahalı olan kızartmaya özel muamele gösteriyor olabilirler.)

8 Haziran 2009 Pazartesi

Marmara Et Lokantası


Esnaf olmanın güzel yanı bulunduğunuz çevredeki güzel ve ucuz yemek lokantaları hakkında ister istemez bilginiz oluyor olmasıdır. Üstelik benim gibi yemek yemeyi çok seven, yemek yerken kendinden geçen, yediği yemek hakkında saatlerce muhabbet edebilen biriyseniz, sabah uyanır uyanmaz yiyeceğiniz yemeklerin planını yapmaya başlarsınız. Ben de bu planlar dahilinde ve plansız anlık açlık krizleri-bitmeyen ekonomik krizler sonucu Kadıköy’de bulduğum, az parayla ve güzel yemekle karın doyurulabilecek mekanları kalemim döndüğünce yazacağım.

Sabah kalktığımda en doğal içgüdüm olan açlıkla ve “yazmadan önce bir kere daha yiyeyim ki objektif olayım” gazını da yanıma alarak Marmara Et Lokantası’na gittim. Marmara Et Lokantası, Moda caddesinde, eski As Sineması’nın (ne yazık ki şimdi yerinde pahalı bir kilo verme [verememe] salonu var) yanında. Otuz yıldır hizmet veren Marmara Et Lokantası’nın en büyük özelliği, fiyatlarının çok uygun olup yemeklerinin gayet leziz olması. Zaten bu yüzden hangi gün giderseniz gidin, seyyar satıcıların, piyangocuların, küçük esnafın, gemicilerin, ev yemeği özlemi çeken üniversite öğrencilerinin ve Kadıköy’ü uzun zamandır bilenlerin buluştuğu bir yerde olduğunuzu hissedeceksiniz. Mesela beni Marmara’ya ilk götüren, çocukluğunda Akmar pasajı önünde çok zaman geçirmiş (gençlerin şimdiki modası Reks Sineması’nın önü) bir arkadaşım.

Yemekleri ve fiyatlarının dışında, çalışanlarının müşteri kazanmak için rol yapmadıklarının gözlerinden okunması, Marmara’yı gerçek bir esnaf lokantası kılıyor. Her gittiğimde her garsonun “hoşgeldin” diye içten bir şekilde hitabı ve benim sevdiğimi bilerek bir-iki parça kepek ekmeği ben istemeden getirmeleri, bunun yalnızca küçük bir örneği.

Marmara'nın yemekleri zaten güzel. Taze çıkmış yemeği sıcak sıcak yemek için en iyi saatse, öğlen 12 ile 2 arası.

Bu sabaha dönelim. Gittiğimde saat daha 10 bile olmamasına rağmen yemekler çıkmaya başlamıştı. Yeşil mercimekle ilk görüşte anlaştık ve öncelikle onu istedim. Mercimek gayet güzeldi ve tuz ilavesi ya da benzeri bir uğraşa gerek duymadan afiyetle yedim. Oldum olası fast-foodcuların yağlı, tatsız tuzsuz, simetrik patatesini sevmeyen ben, ev yapımı patates kızartmalarını gördüğümde “Et yemeklerinin yanına koymak için mi yaptınız?” diye sorup da dükkan sahibinden sadece patates de yiyebileceğimin onayını alınca, zevke geldim ve yarım porsiyon da patates istedim. Bu onayı ondan alma sebebim, bir defasında patates için niyetlendiğimde, eşinin‘’Et yemeklerinin yanına koyuyoruz’’ demesine rağmen kendisinin benim patatesle buluşmam yönünde tavır göstermiş olduğunu unutmamam.

Marmara’ya her gelişimde ya da dükkana Marmara’dan her yemek sipariş edişimde olduğu gibi, karnım doydu ve 3 lira vererek ev yemekleri yemiş oldum. (Hemen yanda kilo vermek için günlük 10 lira civarı para veren insanlar için de soğuk su içmeyi unutmadım!)

Marmara’da sebze yemekleri 2,5 ila 3 lira, pilavlar-kuru fasulye-çorbalar-tatlılar 1,5 ila 2 lira, et yemekleri de 3,5 ila 5,5 lira arası; ayrıca her yemeği az porsiyon istemeniz mümkün. Benim size tavsiyem saat 12 ile 2 arasında yemeyi tercih etmeniz, çünkü yeni çıkmış yemeğin keyfi başkadır. Bulgur pilavı, mercimek, pazı, ıspanak, brokoli, sebzeli ve yufkalı tavuk her yediğimde tekrar mest olduğum başlıca yiyecekler. Otuz yıllık geleneğini bozmazsa Marmara Et Lokantası, fast-food kültüründen sıkılan ve günde bazen bir defa yiyebildiği yemeği ucuza ve güzel bir yerde yemek isteyen Kadıköylüler için vazgeçilmez olmaya devam edecek.