Köfteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Köfteci etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Halitağa’ya gidince mutlaka uğramalı: Arifler Sofrası

Halitağa Caddesi civarındaki yeme-içme yerlerini hiç yazmamıştık, oraların klasiklerinden biriyle başlayalım: Arifler Sofrası. “Klasik” deyince biraz da “eski” anlaşılır –ki yanlıştır– fakat Arifler o kadar da eski bir yer değil. 1998’de açılmış; ekonomik koşullar nedeniyle açılıp açılıp kapanan lokantalar düşünülünce, göreli olarak eski sayılabilir yine de! Aynı caddenin Kadıköy merkez tarafından girişindeki Niyazibey Sofrası’nın yaşıyla kıyaslanamazsa da bir istikrar tutturdukları belli.

Arifler Sofrası, kasvetli devlet binalarının tüm iticiliğini taşıyan Kadıköy Vergi Dairesi’nin tam karşısında, büyük turuncu tabelasıyla derhal göze çarpıyor. Zaten başta cadde yakınında çalışanlar olmak üzere Kadıköy’ün o paftasına aşina olanların bildiği ve karnını doyurduğu bir yer.

Arifler Sofrası, cadde üstünde, vergi dairesinin tam karşısında. Fotoğraftaki donuk havaya bakmayın; Temmuz ayında çektik ama şansımıza bir sonbahar mirası gün denk geldi. Neyse ki, ya telefonla konuşmakta ya da kulağını kaşımakta olan konu mankenimizin tişörtü, havanın ortlama sıcaklığını biraz olsun belli ediyor.

Esnaf lokantalarının bildik “dar cephe, içeriye uzunlamasına giden mekân” yapısıyla tarzına uygun bir lokanta. Aslında cephesi o kadar da dar değil, geniş bile denebilir, ama iç mekânı öyle uzun ve hatta arka tarafında da öyle bir genişliyor ki, içeriden bakınca cephesi dar kalıyor. İçeride onlarca masa var dersem, iç genişliği anlaşılır sanırım.

Arifler’de öyle çok sık yemek yemesem de önünden çok sık geçerim. Öğle vakitleri tıklım tıklım olmasa da dolar, genelde çalışanların öğle yemeği yeridir. Aynı bölge “dershaneler sokağı” olarak bilinir, o sebeple de öğrencisi bol bir caddedir, ancak ben öğrencilerin mekâna pek teveccüh ettiğini gözlemlemedim. Sanırım cadde üstünde yan yana dizilmiş olan büfeler daha çok rağbet görüyor bu kesim tarafından. Kötü yağda hazırlanmış abur cuburlar ve patsoların yanında, Arifler çölde vaha gibi dikiliyor.

Mekân içeri doğru uzuyor ve genişliyor. Öyle ki, tepsinizi alıp oturduğunuz yerden bakınca, yemek siparişini verdiğiniz giriş kısmı dar görünüyor.

Arifler Sofrası, sadece önünden geçerken acıktığınızı fark ettiğinizde şöyle bir dalıp yemek yiyeceğiniz bir yer değil, bence özellikle orada yemek için de gidilebilecek bir yer. Özenle hazırlanmış ve bol çeşitli yemekleri ile gayet uygun fiyatları en çekici yönü. Aklınıza gelecek sofra yemeklerinin çoğu, hemen hep bulunuyor. Ucuz bir yer olmakla birlikte hazırladıkları yemeklerin yağında, salçasında, kıvamında ve özeninde hiç ucuza kaçmıyorlar. Ara ara yaptıkları menü kampanyalarında bile, fiyatı bir hayli kırmalarına karşın yemeğin kalitesi düşmüyor. Bilen bilir, geçtiğimiz kış ayları boyunca hiç ara vermeden “üç çeşit yemek 7,50” (hatta tatlı da vardı sanırım) kampanyası vardı, o vakit de yemekleri aynı güzellikteydi.

Şu anda o tip kampanyaları yok, ama zaten fiyatları iştah açıcı! (Dışarıda, girişin hemen sağındaki tabelaya fiyatları da tek tek yazmışlar, girerken ne ödeyeceğinizi biliyorsunuz yani.) 2,5 liraya çorbayla başlayıp (mercimek çorbasını güzel yapıyorlar) 4 lirayla 7 lira arasında hemen her şeyi yiyebiliyorsunuz. Bence sadece kuru fasulye için 4 lira fazla; onun dışında, güzel bir orman kebabını 7 liraya yemek çok güzel bir imkân. Ya da, örneğin, her yerde bulamayacağınız sandal sefasını 5,5 liraya veriyorlar ki yeme de yanında yat. Yalnızca haşlama ve tas kebabı gibi etli yemekleri 10 lira sınırını geçiyor. (Bu arada “gibi” dedim ama bu ikisinden başka 10 lirayı geçen bir yemekleri yok, yanlış hatırlamıyorsam.) Hâsılı, 4-5 liraya gayet güzel porsiyonlar alabilirsiniz. Unutmadan: Kuru fasulyeye 4 lira fazla dedim, bununla birlikte Arifler’in kurusunun güzel olduğunu da belirtmeliyim. Az salçalı ve küçük taneli kuruyu oldum olası sevmişimdir zaten.

Arifler’de önceden döner de vardı, uzun zamandır yaptıklarını görmüyorum. Döner tezgâhı hâlâ duruyor ama dönerin kendisi yok. Aslında iyi yapmışlar, zira dönerleri o kadar da güzel değildi, üstelik ucuz olmamasına rağmen. Sandviç döner yerken haniyse eliniz yağ içinde kalıyordu. Belki de şikayet alıp vazgeçmişlerdir. Neyse, döner yok ama vitrine ızgara köfteyi çıkarmışlar. Vitrine koca harflerle “köfte 5 TL” yazmışlar ki dikkat çeksin. Gayet hesaplı. Bir kez denedim köftesini; çok daha güzel köfteler yedim, ama 5 liraya yiyebileceğiniz iyi bir köfteydi. Yanına koydukları malzemelerle, hem gözü hem de karnı doyuruyor. Bir gün deneyin, derim.

Benim, Arifler’de özellikle hoşuma giden iki yön var: Birincisi, yemek porsiyonlarında bizim genelde evlerde kullandığımız derin, geniş tabakları kullanıyor olmaları. Malumunuz, bu tip lokantalarda derinliği pek az olan, mümkün olduğunca dar tabaklar kullanılır ki az malzemeyle tabak dolmuş izlenimi verilsin müşteriye. Arifler öyle yapmıyor işte. Benim uzun zamandır hiçbir yerde görmediğim şekilde derin tabaklar kullanıyorlar, normalde evde yediğinizle rahatlıkla karşılaştırabiliyorsunuz miktarını. Tabaklar derin ve geniş olduğu için de öyle tıka basa doldurmuyorlar elbette, ama olsun, ben çok beğendim bu porsiyonları. Lokantada hoşuma giden ikinci yön ise, mekânı işletenlerin ve çalışanların sıcaklığı. Bunu tarif etmekte zorlanabilirim, ama her yerde görebileceğiniz, çoğunlukla da yapmacık olan “hoş geldin abi”lerden öte bir samimiyet duygusunu hissedebiliyorsunuz Arifler’de. Çalışanlarla “patron” oldukları belli olan insanlar arasındaki ilişkiyi ara ara gözlemleme fırsatı buldum, muhabbetlerini zaman zaman kesen servis uyarıları dışında arkadaş gibi dolanıyorlar ortalıkta. Patron-çalışan ilişkisi mutlaka ki arkadaş ilişkisi falan gibi bir şey değil, ücret ödeme günleri gibilerinde gerim gerim gerilimler oluyordur elbette, ama gün içerisinde lakaytlığa varmayan bir samimiyet karnını doyurmaya gelen insanlara da yansıyor.

Bu fotoğrafta önemli olan nedir? Elbette, nohutun konduğu derin ve geniş tabak. Çoğu lokantanın mümkün olduğunca sığ porsiyon tabaklarının aksine Arifler'deki tabaklar evlerde kullandıklarımız gibi.

Mekân, girişte aldığınız tepsiyi metal bant üzerinde doldura doldura kaydırıp kasada hesabınızı ödemenize göre tasarlanmış. Self servisinizi aldıktan sonra geniş mekânda istediğiniz yeri seçip oturuyorsunuz. Mekân içeri doğru genişlediği için loşça oluyor ama tavanın yüksekliği ve yeterli aydınlatma nedeniyle de ferah. Kasanın hemen karşısında açık büfe salata tezgâhı da var, isterseniz orada salatanızı hazırlıyorsunuz. Mekân tarifimi, önceki paragrafta bahsettiğim konuya bağlayacağım: Yemek servisi yapan usta sizi sıcak karşılıyor, ardından genelde kasada duran hanım kardeşimizin hiç de yapmacık olmayan ve “başka bir şey ister misiniz”le başlayan sohbeti de gayet samimi geliyor. Böyle self servisli mekânlarda olan işlevsel soğukluk Arifler’de yok. Aslında tarif etmek için arka mahallelerde kurulan süper-hiper marketleri örnek verebilirim. Hani dizayn olarak büyük marketlere benzerler ama çalışma biçimleri bakkallar gibidir. Migros’ta paranız çıkışmayınca, kendisi de muhtemelen varoşta yaşayan kasiyere utana sıkıla bakarsınız, o da “valla yapacak bir şeyim yok” ile “paran yoksa ne geliyorsun dümbük” karışımı gelgitli bakışlar atar; nihayetinde girişinizle çıkışınız arasındaki tek fark yüzünüze yüklenmiş utançtır. Ama arka mahalle “süper marketleri”nde veresiye bile yaparsınız, hatta bakkallar gibi üç sene öncenin tarihini taşıyan ajandadan bozma deftere kargacık burgacık harflerle kaydederler borcunuzu: “Ahmet Amca, blendax+süt: 8,45”. Sanırım bu, “insansız bir makinenin parçası olmaktan kurtulamıyorsan, en azından, insani olan ne varsa onu yaşatmaya çalış” mottosu oluyor. Arifler Sofrası da, klasik lokanta muhabbetini self servis dizaynına rağmen yaşatıyor.

Eh, yemekleri yazdık, fiyatları yazdık… Arifler’de kahvaltı tabağı (7,50 TL) veya omlet ve menemen (her biri 3,50 TL) ile kahvaltı etme imkânınız da olduğunu, ayrıca evlere servis de yapıldığını ekleyelim; hafta sonları yemek çeşitlerinin biraz daha az olduğunu söylemeyi unutmayalım ve lokantanın telefonunu vererek bitirelim: (0216) 414 31 11 – 414 31 36.

Merkezî yer ve cazip vitrin yetmez, güzel yemek de lazım! Kadıköy Döner Restaurant

Dönercilerden gidiyoruz bu ara. Bu sefer de, çok merkezî bir yerde olduğu için önünden sık geçtiğim ama ilk defa yakın zamanda oturup yeme fırsatı bulduğum bir yerden bahsedeceğim. İsmi pek bir anonim olan Kadıköy Döner Restaurant, iskeleye inen ana caddenin neredeyse üzerinde olduğu için dönercilerin bolca bulunduğu Güneşli Bahçe Sokak’ın etrafındaki lokantalardan biri. Geçen yazdığım Durak Büfe’nin arka paralelindeki sokakta, Akveren Şifahane-Makarnacı’nın yanından sokağın içine girdiğinizde karşınıza çıkan bir yer. (Teknik olarak Mühürdar Caddesi’nin Söğütlüçeşme Caddesi’ne çıkan noktası oluyor.) Gayet de uzun zamandan beri orada. Yani “Girişimci ruhum var, buralar da insan kaynıyor, derhal bir döner fast food’çusu açayım” düşüncesinin ürünlerinden değil.

Bana bugüne kadar pek davetkâr gelmemişti, ama karnımın aç olduğu bir gün vitrininden kampanyalı menülerini görünce girip yiyeyim dedim. Ancak çok da iyi etmedim! Evet, filmin sonunu baştan söylemek gibi oldu, ama bunca zamandır var olan bir yer, eğer ben o gün kötü gününe denk gelmediysem, nasıl oluyor da bunca zamandır orada duruyor, anlayamadığımı söylemeliyim.

O bölgede –kastım, Güneşli Bahçe Sokak’ın ana caddeye bakan kısmı ile Aya Efimia Kilisesi meydanının etrafı– insan akışı çok yoğun olduğundan yeme-içme mekânları boldur. Vitrininde “tavuk döner+ayran 1,5 lira” yazılı kartonlar asılı olan ve gelip geçenin parasını alıp karşılığında mide ağrısı vermeye dayalı mekânlar bir açılıp bir kapanır. Yine, sürümden kazanmak için her şeyi ucuza veren, mideniz bozulmasa da yediğiniz şeyin ismiyle kendisinin hiç alakasının olmadığı yerler de cirit atar. Hani, iskender sipariş edersiniz, önünüze de görsel olarak iskendere benzeyen bir yemek gelir, ama tattığınızda yüzünüz ekşir ya, öyle mekânlar. Kadıköy Döner Restaurant gibi yerlerse, hem uzun yıllardır oradadır hem de öyle çok ucuz değildir. Sınıflandırmam biraz kaba oldu belki ama bahsettiğim yerlere yolu sık düşenler haklı olduğuma kanaat getireceklerdir sanırım.

Bu açıdan şöyle bir göz atmak bile Kadıköy Döner Restaurant'ın vitrininin cazibesini anlamaya yetiyor.

Kadıköy Döner Restaurant, dışarıdan bakınca döneri güzel gözüken, vitrininden çeşit çeşit yemeklerin de hemen seçilebileceği dikkat çekici bir lokanta. Genişçe bir iç mekânı, asma katı ve dükkân önüne atılmış dört beş masası var. Dizaynını self servis tepsinizi alıp yemeklerinizi seçeceğiniz ve hesabınızı ödeyip yemeğinizi yiyeceğiniz şekilde yapmışlarsa da, ben gittiğimde böyle işlemiyordu. Yemeklere şöyle bir göz atıp oturuyorsunuz, sonra da garsona sipariş veriyorsunuz. Ki bence hiç sakıncası yok, hatta daha güzel.

Yemek tezgâhının arkasında bulunan tabelada, süslü porsiyon fotoğrafları var, yemek fiyatları yok. Tabelanın devamında kampanyalı menülerin fiyatları yazıyor ama. Pilav üstü döner, çorba, ayran menüsü 9,50; tavuk şiş, çorba, ayran menüsü 7,50; İnegöl köfte, piyaz, ayran menüsü yine 7,50; iskender, çorba, sütlaç menüsü 9,90. Masaya oturunca gördüm ki, masalardaki cam kaplamaların altında fiyat yazılı menüler var. Bu iyi, ama self servis çalıştığı farz edilen bir yerde mantıken zaten parayı verdikten sonra fiyatları görüyorsunuz ki artık pek anlamı kalmamış oluyor! Tezgâhın arkasındaki tabelaya genel hatlarıyla fiyatlar yerleştirilseydi daha iyi olurdu. Yemek ısmarlayan neye kaç para vereceğini bilirdi, kasada sürprizle karşılaşmazdı hiç değilse.

Kadıköy Döner Restaurant, işte böylesi bir iğne atsan yere düşmez sokakta, her gördüğümde aklıma "Fransız etkisindeki Bolulu aşçı ustası" tasvirini getiren heykelin ardında.

Önce köfteli menüyü sipariş ettim, ama içimden gelen “dönerciye gelmişken döner yenir” sesini dinleyip siparişimi değiştirdim. Akşam üstü saat 5-6 civarlarıydı ve içeride dört beş masa doluydu. Yemek saati olmadığı için iyi bir sayı olduğunu kabul etmek gerek. Çorbada mercimek ve ezogelin seçeneklerinden ikincisini işaretledim ve çorbam hemen geldi. Dolandırmadan söyleyeyim: Kötü bir çorbaydı. Beklemiş mi desem, yanmış mı desem, yoksa hiçbiri değil de zaten kötü yapılmış mı desem, bilemiyorum. Beklemiş değildir, zira bu lokantada hiçbir yemeğin kalacağını sanmıyorum. Hem kalabalık bir bölge, hem de yılların verdiği tecrübeyle günlük ne kadar yemek yapacaklarını gayet iyi biliyorlardır. Çorbanın tadındaki gariplik, yanmış olmaktan da farklı bir şeydi. Görüntü ezogelin, ağza gelen tatta da bir ezogelin altyapısı var (kabul, ilginç bir tabir oldu), fakat geri kalanı üzüntü verici! Bu kadar kötü bir çorbayı uzun zamandır içmemiştim.

Neyse, çorbamı içtikten sonra pilav üstü dönerimi beklerken, masadaki menüden fiyatlara göz attım. İskender ve bir iki çeşit kebap 10 lira sınırını geçiyor; dönerin porsiyonu 8 lira, çoğu kebap çeşidi ve etli yemekler 8 lira, sebzeli yemekler 4 ila 5 lira arasında değişiyor, zeytinyağlılar 4 lira, çorba da 2,5 lira. Abartılı rakamlar değil. Tezgâhta sergilenen yemeklerin ilk bakışta fazla yağlı oldukları gibi bir izlenimim var ama. Tabii tatmak lazım, ancak ilk intiba da yemek için en az tat kadar önemlidir.

Döner siparişi fazla olduğu için biraz bekledim. Anormal bir süre değildi, kalabalıkta göze alacaksınız. Ustalar dönerimi özenle hazırladılar, sağ olsunlar, tıpkı kampanyalı menü fotoğrafındaki gibi sundular. (Bunda ne var ki, demeyin; fotoğraftaki porsiyonla önünüze gelen arasında fark olması hiç de hoş değil.) Dönerin tadı beklediğim gibi değildi. Gerçi açlıktan kaynaklı olarak objektif yorumlayamıyor olabilirim, bununla beraber pişmekte olan dönerin görüntüsü daha iyi bir tat vaadinde bulunuyor gibi gelmişti. Dönerin kokusu açıkça ağırdı. Yine, bu mekânda beklemiş olabileceğine ihtimal vermediğim için, kullandıkları etten kaynaklandığını düşünüyorum. Etrafta aynı paraya çok daha güzel döner yiyebileceğiniz yerler var. Dönerin altında yatan pilav ise tane tane olsa da, fazlasıyla yağa bulanmıştı, vıcık vıcık yağdı desem abartmış olmam. Eğer kendilerince hoşluk olsun diye porsiyonun üstüne dönerin yağından serpmemişlerse –ki yağın tadında öyle bir şey yoktu– bu kadar yağlı bir pilavın hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Yoksa, bunca yağ olmasa, tadı hoş bir pilav olacakmış. Ayrıca, tezgâhta sergilenen yemeklerin yağlı olduğuna dair ilk intibamın da o kadar yanlış olmadığını teyit etmiş oldum.

Rengarenk vitrin ve bol vaat, iyi bir lokanta olmaya yetmiyor ne yazık ki. Bunlardan önce, yemekleri daha özenli yapmaya çalışmak ve karnını doyurmaya gelen insanlara "elimizde senin gibi çok var" yaklaşımından uzak durmak gerekiyor.

Diyeceğim ki, bir başka gün daha şansımı deneyip bu yazdıklarımı gözden geçireyim, ama çok da cesaret edemiyorum. Ne de olsa o kadar ucuz bir yer değil. Zaten bu kadar merkezî bölgelerde bilmediğim yerlerde yemeye de soğuk bakarım. Bu tip mekânlarda “Ohoo, bize senin gibilerden çok gelip geçiyor, sen bir daha gelmesen n’olcak, nasılsa başkaları hep gelecek” sözleriyle özetleyebileceğim bir kendinden eminlik ve dolayısıyla kayıtsızlık görülebiliyor ve esas itici olan da bu. Maalesef, Kadıköy Döner Restaurant’da da vardı bu. Önemle belirtmeliyim ki, bunun çalışanlardan kaynaklandığını hiç sanmıyorum; onlar öyle davranıyorlarsa da, bu, temelde, mekânın işletmecisi olanların tavırlarının bir yansımasıdır. Tamam, para pul ilişkilerini ve paranın hâkimiyetini bir anda bitirecek halimiz yok; ama bir lokanta, onu çalıştıranlar öncelikle insanların karnını doyurduklarını ve ancak bunun ardından karşılığında para kazandıklarını düşünürlerse doğru düzgün bir yere dönüşüyor. Zaten bu yüzden müdavimli mekânlar her zaman daha iyi değil midir? Çünkü oralarda “işletmeci” de usta da, “yarın ben bu insanın yüzüne bakacağım” kaygısıyla hareket eder ve insan ilişkilerini de güzel yapan kaygılardan biridir bu. Hele söz konusu olan karın doyurmaksa.

Bu mekânı da buraya yazmış olalım ve söylediklerimizi iyi kötü dikkate alanlara başka yerleri tercih etmelerini tavsiye ederek yazıyı sonlandıralım.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Moda yolunda




(Bu yazı Ajda Pekkan'dan Moda Yolu eşliğinde iyi gider mi? Gider. Belki tek eksik, aşağıdakinin, bu hoş şarkıya eşlik edecek kadar güzel bir yazı olmaması olabilir! Okumaya başlamadan önce play'e basmayı ihmal etmeyin.)

“Nerede yiyelim” sorusunun tek cevabı birilerinin işlettiği mekanlar olmak zorunda değil elbette. Hatta yaz aylarında, Kadıköy’de eviniz dışında bir yerde vakit geçirip bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, denize nazır oturup keyfini çıkarabileceğiniz yerler hiç de az değil. Ve hepimiz de biliriz ki Moda böyle yerler listesinde bir hayli üst sıralarda yer alır. Moda, tarih boyunca karşı kıyıda yerleşmiş olanların buraya yönelik “körler şehri” manipülasyonunu baştan aşağı bozan yerlerden biridir!

Neyse, bu tarihî hesaplaşmayı bir kenara (tarihçilere!) bırakalım şimdilik, konumuzdan sapmadan devam edelim: Güzel bir yaz akşamında Moda’da oturmak gibisi yoksa, biraz daha erken gidip yanınızda taşıyacağınız bir sandviç, dürüm benzeri bir yiyecekle akşam yemeği yemek fikri de hiç fena değildir. Moda’nın tepesinde ister Fenerbahçe tarafını ister karşı yakayı kendinize manzara yaparak karnınızı doyurmak güzel olur.

Evde yiyecek bir şeyler hazırlama ihtimalinizi şimdilik bir kenara bırakalım; fakat Moda’nın (eğer aşağıdaki park kısmına inmezseniz) tası tabağı ortaya serip piknik atmosferi yaratamayacağınız bir yer olduğunu da, belki gereksiz olacak ama, yazalım buraya. En garantilisi sandviçtir, dürümdür o yüzden. Geriye kalıyor bir yerlerden yiyecek bir şeyler almak. Ona bakalım:

Moda'yı Kadıköy'ün dört yanından bilumum insanın çeşit çeşit sohbeti dolduruyor. Bir de, yakınlarda şöyle cebimize uygun bir yerler olsa da bir şeyler de yiyebilsek şu güzel manzarada...

Aslında “Moda” Kadıköy ilçesinin merkezini ele aldığımızda sahile yakın bölgenin bir hayli büyük bir kısmını kaplayan yerin ismiyse de, hepimiz o her daim gidip oturduğumuz yere Moda deriz. Ve işte o Moda’ya doğru yaklaştıkça, sadece lokantalarda değil, bakkalda, tekelde bile fiyatlar yükselmeye başlar. Moda’ya giderken en çok kullanılan yol olan Moda Caddesi üzerinden yürüdüğünüzde, hedefe yaklaşırken göreceğiniz marketlerde fiyatlar yüksektir, meşhur dondurmacı Ali Usta’nın çevresindeki tekellerde mesela biranın fiyatı en azından 10-20 kuruş oynar, o taraflardaki yiyecek-içecek mekanlarını saymıyorum bile.

E, “Moda’da oturuyorsan paran vardır” diye düşünüyorlar tabii, onu Moda’da evi olanlar dert etsin, ama bu, “Moda’ya gidiyorsan paran OLACAK” anlamına da geldiği için züğürt kısmının sinirini bozacak bir durum.

“Oralarda bir şeyler alır, yanına da kola/meyve suyu/bira açar, mis gibi yeriz” diye düşünenler için maalesef Moda’ya en yakın hesaplı yerler Caferağa civarları, belki biraz daha ilerisi. Gerçi buralara “yakın” demek hiç doğru olmuyor, çünkü paket yaptırdığınız yiyeceğinizin Moda yolunda soğumasına yetecek kadar uzak! Biz yine de yılmayalım, bir yerler bulmaya çalışalım:

Moda Caddesi üzerinde yiyecek bir şeyler alabileceğiniz en hesaplı yer Tek Büfe. Tek Büfe’nin yerini tarife, bilmem, gerek var mı zira sabaha kadar açık olmasından kaynaklı olarak o kadar meşhur bir yerdir ki, o civar tarif edilirken “Tek Büfe’nin orası” tabiri kullanılır! Moda Caddesi üzerinde, adeta yolun ortasına tek başına dikilmiş büfeden bilumum sandviç, tost, yarım ekmek ve saireyi edinebilirsiniz.

Tek Büfe ayrıca yazılması gereken bir yer aslında, ama hemen burada bir özetini geçelim: Tek Büfe’nin sosislisi, tostu, döneri ve diğer yiyecekleri mekanın bunca ünlü olmasının nedeni değildir, yiyecekleri o kadar da güzel değil çünkü. Ancak yirmi dört saat açık olup da gecenin herhangi bir vaktinde bile aç karnınızı doyurabilecek olmanız, Tek Büfe’yi eşsiz kılan özelliklerden biri. Örneğin gecenin 4’ünde zil çalan karnınızın sesini kesebiliyor olmanız dolayısıyla, yiyeceklerin bir şeye benzeyip benzemediğini pek umursamayabilirsiniz. Halbuki açlığı hemen bastıran ağır yağlı malzemeleriyle Tek Büfe biraz da “sarhoştur, ne yese anlamaz” yeridir. (Tek Büfe’nin Kadıköy’de dört şubesi daha var: Biri Serasker Caddesi üzerinde, Bahariye’den girdiğinizde hemen solda; diğer ikisi Halitağa Caddesi üzerinde, bunlardan biri caddenin tam ortasında, diğeri de rıhtıma inen caddeye çıkmak üzereyken Halitağa'nın sonlarında; sonuncusu da Sakızgülü Sokak'ta, ki Rexx Sineması'nın önünden geçen sokaktır. Buralar da geç saatlere kadar açık olsa da, sabaha kadar açık değiller, gündüz vakti bir şeyler atıştırdığınızda önce dolan midenizin size daha sonra hafiften ızdırap vermeye başladığını fark edebilirsiniz.) Orada bol bol gençten çakırkeyif insan görürsünüz zaten, haddinden fazla yağlı sandviçlerle, kelimenin tam anlamıyla, tıkınırlar. Tabirim belki biraz ağır oldu, ama o saatte sahiden başka bir şey yapamayacak oldukları için o kadar da suçlu değiller! Tek Büfe’de sosisli sandviç 1,5 lira, yarım ekmek kaşarlı tost 2,5 lira, yarım ekmek karışık tost 3,5 lira, yarım tavuk döner (geç saatte bulamazsınız) 1,75 lira. Arnavut ciğeri, kavurma gibi yiyebileceğiniz daha pek çok şey var. En yüksek fiyatın 4 lira olduğunu belirteyim, gayet hesaplı olduğunu zaten çıkarırsınız.

Fenerbahçe'ye doğru manzaranın arasına giren birayı ben içiyorum tabii ki! Fotoğrafı da aynı esnada çektiğim için fazlasıyla titrek bir kare olmuş. Çift görmek bu olsa gerek!

Tek Büfe’den almadık, yürümeye devam ettik diyelim. Biraz ileride sağ kolda Beyaz Dürüm var. Dürümleri 5 lirayla 8,5 lira arasında değişiyor. Güzelleri 8,5 lira tabii! Pahalı. Geçiyoruz. Beyaz Dürüm’ün karşı çaprazına Sosa isimli bir yer açılmış. Yeni sanırım, bir gün denemeli. Şimdilik yazmış olayım, yemeği nasıldır, bilemiyorum. Ama gördüğüm kadarıyla fiyatları Moda’nın pahalı bölgesini adımladığınızın bir başka göstergesi.

Yürüdük ve meslek lisesine gelmeden hemen önce, sağdaki Korkmaz Büfe’ye geldik. Ah be, keşke biraz daha geç saate kadar açık olsa! Korkmaz Büfe, akşam saatlerinde kapanan, ama dönerini yemeyi arayacağınız bir yer. İki-üç masanın sığdığı küçük dükkanda, her zaman çıtır çıtır taze ekmeğin arasına yerleştirilen güzel döneri beğeneceğinize eminim. Bir kere, vitrinine “yaprak döner” yazıp da “ağaç kabuğu döner” (doğru bir tabir oldu sanırım) veren yerlerden değil. Dönerinin eti taze ve güzeldir, iyi pişer, tazecik ekmeğinin kıtırlarını ağzınızda kıtırdata kıtırdata yersiniz. Maalesef Korkmaz Büfe’nin sosisli ve köfte gibi diğer yiyecekleri öyle güzel değil; köftesi sacın üstüne attıktan sonra küçülenlerden! Yarım ekmek döneri ve köftesi 4 lira, dürüm döneri 6 TL, porsiyonu 8 TL. Tostunun fiyatı da 1,5 lira. Kötü kader, biz akşam yürümekteyiz, o nedenle “Bir ara gelip şurada yine bir döner yiyeyim” diye iç geçirip yola devam etmek zorundayız.

Eliniz hâlâ boş. Moda’ya yaklaştıkça yolun sağlı sollu kaldırımlarındaki ışıklar artıyor, lokantalar yaklaşıyor. Buralara değil girmek, önünden geçerken bile endişe içindesiniz, çünkü çok pahalılar. Siz o müşteri yelpazesi içinde değilsiniz maalesef (yani “halk”tan fırsat bulabilen “vatandaş”lar rahat rahat yiyebiliyor!), neyse canım, zaten oturmayacaktınız; arzunuz, paket yaptırıp bir an önce manzaraya dalmak!

Artık çay bahçeleriyle çevrelenmiş bölgeye vardınız. (Bunlar, küçük çayı –ki onun adı aslında “ince belli”dir, küçük falan da değildir, çaydır, ama ne yaparsınız işte– tam 1,5 liradan satan, çay keyfinize tuz biber eken yerler.) Tek ampulle aydınlatmaya çalıştıkları loş tezgahlarında gümüş ve aksesuar satmaya çalışanları geçince, Adem Baba isimli büfeye varıyorsunuz. İşte Moda’ya “yakışacak” pahalılıkta bir büfe. Sosisli 2 TL, tost 2,5 TL, hamburger 3 TL, köfte ekmek ve et döner (yarım ekmek) 5 TL, tavuk döner ise 3,5 TL. Fiyatları Kadıköy’ün herhangi başka bir yerindeki büfelerle kıyaslayın… Doğru, buradan yenmez. Hakkını yemeyelim, belki de çok güzel yapıyorlardır, ben sadece fiyatlar açısından söylüyorum.

Bu da manzaranın "birasız" olanı... Aslında daha önemlisi "Moda Deniz Kulübü" denen o Moda katili yerin en berbat kısmı görünmeden olanı!..

Sanırım, fazla paramız olmadığı için aç kaldık! Moda civarında manzaraya karşı bir şeyler atıştırmak sahiden bu kadar mı zor olur?! Demek ki bu yönden bakınca, güzel Moda “hak etmeyen/parası olmayan yemesin”cilerin Moda’sıymış da aynı zamanda. Neyse, yine de bir-iki birayla sıcak akşamı serinletmek isterseniz, aklınızda olsun, birayı Moda’ya girerken ilk rastlayacağınız yerlerden almayın. Biraz önce de belirttiğim gibi, 10-20 kuruş takıyorlar (fiyatı
yukarı yuvarlıyorlar) mutlaka. Ya Moda sahilinin ara sokaklarındaki tekellerden ya da Moda’ya iskele tarafından girip de yürümeye devam ettiğinizde karşınıza çıkacak marketten alın; buralarda normal fiyata satıyorlar. İskele tarafından alırsanız, Koço’ya bir selam çakıp geçin, “param olduğu bir gün gelip rakı içeyim” niyetini tutmayı da unutmayın!

Manzaraya karşı bir banka veya taşa oturduk. Kadıköy’ün dört bir yanından, hatta dışarıdan da güzel havanın ve manzaranın tadını çıkarmaya gelmiş bilumum insan arasında çeşit çeşit sohbet dönüyor. Ne güzel. Sadece, Moda’ya “çıkartma yapan” otomobillerden gelen dıptıslı-volümlü müzik ile “Moda zaten benim” diyen kolları uzun, kökleri “derin”, ensesi kalın zerzevatın üssü Moda Deniz Kulübü’nden yükselen beyin süngerleştirici gürültü (ve de havuz başındaki gereksiz ışık) keyfinizi kaçırabilir. Ha, bir de günlük kotasını doldurmaya çalışan GBT’cilerin her an yanınızda bitme ihtimali...

Onun dışında Moda akşamı her zaman güzeldir. Bir de cebe uygun yiyecek bir şeyler bulabileceğimiz bir yerler olsa. Ve tabii, bir de Moda’yı üs bellemiş şu “derin” kalantorlar olmasa. Gerçi onlar olmasa, sırf Moda değil, her yer çok daha güzel olurdu. Hayat da.

31 Temmuz 2009 Cuma

Acil köfte ihtiyacına 'ekspres' çözüm

Kadıköy’de, acıkınca ‘ne yesem’ diye düşünüp tam emin olamadığım zamanlarda en sevdiğim yerdir eski postaneyle kilise meydanı arasında kalan Muvakkithane Caddesi. Neden mi? Tuncay’ın daha önce gurmelediği Kadıköy’ün en güzel kumpircisi Allpato ve köfte istediğimde hiç düşünmeden gittiğim ilk yer olan Ekspres İnegöl Köfte burada yan yanadırlar.

Ekspres İnegöl köftecisi ilk görünüşte isminden kaynaklı baştan savma fast-food misali köfte yapıyor gibi bir izlenim veriyor olsa da köfteyi bir kere tattıktan sonra ismindeki “ekspres” sözcüğünün köfteyi beklerkenki o en zor dakikaları minimuma indirmelerinden kaynaklandığını anlıyorsunuz. Öyle ki bana her zaman en uzun gibi gelen dakikalar, acıkmış bir şekilde önceden denediğim ve tadını beğendiğim bir yemeğin masaya gelmesini beklerken geçen o dayanması zor süre zarfıdır. (Bir de biz esnaflar için dükkandaki son 30 dakika hiç geçmez!) Kadıköy’de çalışanların çoğunun işyerlerinden ancak kısa süre için çıkabiliyor olmaları nedeniyle, hızlı köfte yapma meziyeti, özellikle öğlen saatlerinde, etraf çalışanları tarafından doldurulmasına neden oluyor Ekspres İnegöl Köfte’nin.

İsmindeki 'ekpres' köftelerin sahiden çok hızlı bir şekilde önünüze gelmesinden dolayı isabetli bir seçm olmuş.

On tane küçük İnegöl köfte, yanında patates kızartması ve bir-iki yeşil biber ile servis ediliyor. Köftelerin tadı muazzam. Sizlere tavsiyem domates ve biber ezmesi karışımından oluşan acı sos istemeniz, yediğim soslar arasında köfteye en çok yakışanı. İnegöl köfte haricinde, kaşarlı köftesi de leziz. Piyazını ve salatasını çok beğenmedim daha doğrusu gerek duymadım, zaten acı sos ve bolca patates yeterli oluyor, ama piyaz ya da salata çok seviyorsanız kendi tercihiniz.

Fiyatlara gelirsek biraz normalin üstünde diyebiliriz. Köfte 7 lira, fakat acı sosa ekmek banarak yediğiniz takdirde yarım porsiyon köfteyle bile doyabiliyorsunuz. Üstelik bazı kurnaz lokantalardaki gibi yarım porsiyon normal porsiyonun yarısından daha pahalı değil: 3,5 lira. (Evet, çeşitli yerlerde, örneğin pilav 1,5 TL ise yarım porsiyonunu 1 liraya veren kurnazla rastlıyorsunuz.)

Piyaz 3,5 lira; salatalar, yoğurt, sütlü tel kadayıf ve kabak tatlısı 3 TL; Kemalpaşa 2,5 TL; ayran 1,5, kutu kola da 2,5 lira. Kemalpaşayı tavsiye ederim, ama sütlü tel kadayıf için aynısını söyleyemem. Sütlü tatlılar bakımından Kadıköy’de birçok seçenek olduğu için (Saray, Murat Muhallebicileri vs.) fena olmamasına rağmen tekrar gelsem yine yerim hissi uyandırmadı sütlü kadayıf.

Sonuç olarak Kadıköy’de canınız köfte istediğinde cebinizdeki paraya göre, yarım porsiyon köfte, bol sos ve ekmek ya da normal porsiyon köfte az ekmek seçeneklerinden birini seçip Ekspres İnegöl Köftecisine uğramalısınız. Son anda köfteden vazgeçerseniz hemen yandaki dükkanda kumpirler sizi bekliyor olacak.

24 Haziran 2009 Çarşamba

Güreşçi değil köfteci Pehlivan’lar için cazgırlık

O kadar çok lokanta açtılar ki, Kadıköy’de her köşe başında bir “pehlivan” görürsünüz yazsam, fazla abartılı olmaz. Franchise dedikleri yöntemle mi açılıyorlar yoksa hepsi de aynı adamın/şirketin doğrudan açtığı lokantalar mı, bilmiyorum, ama Kadıköy’ün merkezinde benim bildiğim dört tane lokantaları var. Büyük salonları, sıra sıra masaları (sadece biri daha küçükçe, hallice bir büfe gibi ama üst katında da salonu var), uzun self servis tezgahlarıyla kilo kilo köfte ve tavuk pişiriyorlar gün boyunca.

Pehlivan, hemen vitrin önündeki büyük ızgaralarında harıl harıl pişen köfte, kaşarlı köfte, kanat ve tavuk şişlerin iştahınızı fazlasıyla açtığı bir mekan. Izgaraların hemen gerisinde de sıra sıra tabak yemekleri başlıyor. Etliler, sebzeliler, fırın kebapları, pilav, çorba, tatlılar, salatalar, cacık, içecekler derken, her lokantanın en kötü yeri olan kasaya varıyorsunuz! İçeri köfte niyetiyle girseniz dahi çeşit çeşit çekici yemek aklınızı çelebiliyor bir an. Ne yesem ikilemlerinde gidip gelirken, biraz önce “orman kebabı var, güzel, tas kebabı, pilav” şeklindeki davetkâr sesin sahibinin, daha sertçe bir tonlamayla yaptığı “evet efen’im, ilerleyelim lütfen, lütfen” uyarısıyla eliniz mahkum yürüyorsunuz.

Pehlivan, ucuza güzel köfte yemek için iyi bir tercih. Vitrin önü yeterince iştah açıcı.

Pehlivan, self servis çalışıyor. Tepsiyi alıyorsunuz, tabakları birer birer tepsiye yerleştirip nihayetinde kasaya ödemenizi yapıyor ve yerinize oturuyorsunuz. İnsanları hesaplı yeme iddiasıyla içeri girip de cebinin boyutlarını aşacak şekilde tıkınmaya yönlendirmek için en iyi yol herhalde.

İlk bakışta köfteci izlenimi verdiği için Pehlivan’da en çok yenen şeyin köfte olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Geniş ızgaranın kenarında büyükçe bir köfte ve kaşarlı köfte yığını, sürekli büyüyor ve sonra küçülüyor. Güzel, harcı yağla şişirilmemiş bir köftesi var. Köfte aldığınızda kenarına birkaç turşu biber ve köfteye ayrı bir tat veren, biberli soslarından koyuyorlar. Porsiyona koydukları beş köfte insanı doyurmaya yetiyor. Ekmeğiniz kalırsa, onu da sosa banarak bitirmek de keyifli. Kaşarlı köfte alırsanız, porsiyonda irice bir tane köfte yiyorsunuz. Çok harika bir kaşarlı köfte değil, ama fiyatını göz önünde bulundurursanız, o fiyata başka yerde kaşarlı köfte yiyebileceğinizi sanmıyorum. Bir de göğüs etinden yapılan tavuk şiş ve kanat var. İri tavuk şişler, sosla hafif terbiyelendirildiği için fazla kurumuyor, tadı da gayet hoş. Porsiyonda iki çöp şişe takılı dörder parça tavuk oluyor. Ve tavuğu da yine sos ve turşu biberle yiyorsunuz. Kanat ise genel olarak benim favorim değildir, Pehlivan’da da hiç yemedim. Pehlivan’ın lokantaları pek boş kalmıyor, özellikle öğlen saatleri ile akşam üstleri bir hayli dolu. O yüzden de köfte ve tavuğu hep bol bol pişirdikleri için, eğer gitmezse bazen beklemiş olabiliyor. İşte o biraz beklemiş (ve size verilirken yeniden ısıtılmış) köfte ve tavuğa denk gelirseniz, kurumuşunu yemek zorunda kalabiliyorsunuz. Hadi köftesi yine de yeniyor, ama tavuğu beklediğinde güzel olmuyor.

Burası Pehlivan'ın Osmanağa Camii yakınındaki lokantası. Diğerlerine göre daha küçük. Saat biraz geç olunca, fotoğrafın alt köşesindeki kaşarlı köfte yığını, beklemiş ve tekrar ısıtılan köfteyi yemek zorunda kalacağınızın habercisi. Eh, bir eksiği de o olsun.

Pehlivan’ın yemekleri de güzel. Esnaf lokantalarına göre daha özenli yapıyorlar. Ama köftesi için geçerli olan hesaplılık, yemeklere geldiğinde her zaman geçerli değil. Orman kebabı, kapama gibi etli yemekler pahalı. Ama hakkını yememek lazım, lezzetli yapıyorlar ve etli yemekleri gerçekten etli! Doyuyorsunuz. Bir de, örneğin hindi etinden yapılan tas kebabı benzeri hoş bir yemeği her yerde yemek imkanı bulabileceğimizi sanmıyorum. Yani arada bir, ilginç yemekleri aman aman para vermeden yemek için akılda tutulabilecek bir yer Pehlivan. Sebzeli yemekleri ise hem lezzetli hem de fiyat açısından uygun. Taze fasulye yemeğini tavsiye edebilirim örneğin. Pilavı öyle ekstra anlatmayı gerektirecek bir pilav değil. Ancak bazı yemeklerin yanına koymak için hazırladıkları patates püresinin, püreye olan çocukça sevgilerini unutmayanlar için hoş bir seçenek olduğunu söylemek lazım. Ezogelin ve tavuk suyuna şehriye çorbası her zaman tezgahın kenarında sıcak bir şekilde duruyor. Tavuk suyuna çorbasını hiç içmedim, ezogelininde ise sürekli bir altı tutmuşluk tadı var ve pek hoş değil. Ayrıca çorba kaseleri haddinden fazla küçük; adeta iki kaşıkta bitiyor. Yalnızca, Pehlivan’ın geç saate kadar açık olan lokantalarında, o saatte işkembe dışında çorba arayanlar için çorba buluyor olmak iyi.

Pehlivan'ın geç saate kadar açık olan, Söğütlüçeşme Camii yakınlarındaki lokantası. O saatlerde, ilginçtir, sulu yemekleri köftesine göre daha taze oluyor.

Yemeklerinizi aldınız, tepsiyle ilerliyorsunuz, geldiniz salata, cacık, soğuk meze alabileceğiniz noktaya. İri taneli domates salatası her yemeğin yanında iyi bir seçenek. Soğuk mezelerinden çok fazla yemedim, ama yediklerimin de öyle aklımda kaldığını söyleyemeyeceğim. Tabii şu yaz sıcağında bir kez daha tecrübe etmek, bu fikrimi değiştirebilir. Dener de fikrimi sahiden değiştirirsem, buraya bir not düşerim. Tatlılardan sütlacı fena değil. Sevenler için kabak tatlısını da önerebilirim. Diğerleri gözüme pek iştah açıcı gelmedi. İçecekler kısmını tepsinize bir tanesini seçerek ya da vazgeçerek arkada bıraktıktan sonra, tepsinize ekmek ve çatal-bıçağı alıyorsunuz. Tam burada, yemeklerinizde istediğiniz kadar kullanmanız için baharat kapları, zeytinyağlık, sirkelik, limonluk var. Köftenin yanındaki sos dışında tabağınıza pul biber ve kekik koymak güzel olabilir. Salatanıza sirke ve zeytinyağını da keyfinize göre katıyorsunuz.

Ustanın, bir yandan "bu herif niye fotoğraf çekiyor?" kaygılı bakışlar atıp bir yandan da "yakışıklı olsun" pozunu vermesi, görüntü alan makinelerle karşılaşan memleket insanlarının ortalama tavrının şık bir örneği olmuş. Vallahi ben mekanı çekeyim, dedim ama sen de iyi ki çıkmışsın usta.

Ve oturmadan önceki son durak olan kasaya varıyorsunuz. Dört farklı lokantada fiyatlar hafif oynayabiliyor, ama temel aynı: Köfte, tavuk şiş ve kanat ızgara 5 TL, kaşarlı köfte 5,5 TL. Çorbalar 2,5 lira, uygun bir fiyat yani, ama tekrarlayayım: kaseleri çok küçük. “Etli-sebzeli” diye tarif ettikleri, içinde parça et bulunan sebzeli yemekleri 5 lira, sırf sebzeliler 4 lira. Tas kebabı aldıysanız, yüksek meblağlı yemeklere merhaba diyorsunuz: 8 lira. 10 liradan başlayıp 13 liraya kadar çıkan kuzu tandır gibi yemekleri de var; kuzu tandır 13 lira vermeye değecek bir yemektir, ama açıkçası Pehlivan’da da o parayı vermemeyi yeğlerim! Pilav 2,5, salatalar 2,5 TL. Zeytinyağlılar 2,5-3 lira, tatlılar da öyle. Ayrana 1 lira, kolaya 1,5 lira ödeniyor. Kısacası yüksek fiyatlı kebaplar dışında sahiden iyi yemeği öyle çok da fazla para verip üzülmeden yiyebiliyorsunuz.

Unutmadan, Pehlivan’ın iyi bir yönü de, arkada bir yerlerde sürekli kaynamakta olan çaydan istediğiniz kadar alıp içebiliyor olmanız. Çaylar şirketten ve gerçekten bulaşık suyu gibi değil!

Söğütlüçeşme Caddesi üzerinde, boğa heykeline çıkarkenki ikinci lokanta.

Pehlivan lokantaları hep merkezî yerlerde ve biri hariç büyük dükkanlar olduğu için Kadıköy’e dolaşmaya gelen, işten çıkan, alışveriş yapan, caddeden ve çarşıdan geçen her türlü insanı karnını doyururken görebilirsiniz. Öğle vakitleri öğle tatili insanlarıyla bolca karşılaşıyorsunuz. Yemek sonrası çay faslına geçince, yemeğini bitirmiş ama sohbeti uzatan arkadaş gruplarını görüp hafiften bir cafe atmosferi yaşamak mümkün. Söğütlüçeşme Caddesi üzerinde Söğütlüçeşme Camii tarafından Altıyol’a çıkarken iki tane, Boğa heykelinden cadde üzerinden iskeleye inerken Osmanağa Camii’nden hemen önce bir tane ve çarşı içinde Ayia Efimia Rum Ortodoks Kilisesi’nin baktığı meydanın orada bir tane olmak üzere dört lokantası var Pehlivan’ın. Bunlardan Söğütlüçeşme Camii tarafından çıkarken karşılaşacağınız ilk lokanta geç saatlere kadar açık oluyor. Ve yemekleri de geç saate karşın taze. “Kalmış yemekler” değil, anlayacağınız. Sanırım geç saatlerde yemek için tercih edilecek en iyi yerlerden biri olarak sayılabilir. O saatlerde, orada, gececi taksicileri, zil çalan karınlarını susturmak için arabasıyla turlayıp lokanta arayanları, ufaktan bir şeyler atıştırıp çay içme faslını uzatanları fazlaca görmek mümkün.

"Köfteleri görünce ağzınız sulandı, farkındayız, korkmadan buyurun, yeyin, yemekler ucuz" minvalinde, Pehlivan lokantalarında fiyatları her yana yazmışlar. İyi de yapmışlar.

9 Haziran 2009 Salı

Rıhtım Caddesi'nde iyi bir seyyar "lokanta": Şafak

Hava kararıp da saat de geceye doğru yol alınca Rıhtım Caddesi üzerindeki kaldırımlar, bilirsiniz, adeta seyyar lokantaya döner. Yarım ekmek arası karışıkçılar, pilavcılar, mangal tezgahları… Bilhassa gececiler için beslenme caddesi. Bunlardan hangisinde yemek keyfinize göredir, bilmem, ama benim için esas olan mangal tezgahlarıdır. Caddenin Haydarpaşa’ya giden yönünde, Murat Muhallebi’yi hemen geçtiğinizde çıkacağınız kaldırımda tezgah açan Şafak da bunların başında geliyor.

O küçük arabalara onca kuzu şişi, ciğeri ve bilumum sakatatı, köfteyi, bir de üstüne domatesidir, biberidir, yeşilliğidir derken bir dolu malzemeyi nasıl sığıştırıyorlar acaba? Neyse, bu mühendislik harikası dizaynın ayrıntılarını o saatte görmeniz pek mümkün değil tabii. Aynı şey, eğer hijyen takıntılıysanız, bu takıntınızı tatmin etmeniz için de geçerli. Ama, markalı restoranların kapalı kapılar ardındaki mutfaklarında dönen merdiven altı tezgahlarını iyi-kötü biliyor ve ne olduğu belli olmayan “et”in ambalajına marka basılınca dana etine dönüşmediği gibi basit bir bilgiye sahipseniz, üstüne de şöyle biraz dikkatli bir bakışla etin tazeliğini ayırt edebiliyorsanız fazla sorun yaşamazsınız.

Şafak, gece saat 10'a doğru caddeye çıkıyor.

Gelelim bizim Şafak’a… Gece saat 10’a doğru sokak arasından hızlı bir çıkartma yapıp cadde üstüne yerleşen mangal tezgahımızın etleri iştah açıcıdır. Geç saate kadar daha yukarıda, sokak içindeki bir dükkanda etlerini buzdolabında tuttuğu için etleri tazeliğini korur. Bir seferinde, herhalde henüz erken olduğundan olsa gerek, cadde üstüne henüz çıkmamıştı da, sokak arasına daldığımda buldum karnımı doyuracağım tezgahı. Siparişimi verip beklemeye başladım. O arada, benim gibi birkaç kişi daha geldi. Hep beraber etlerin pişmesini beklerken, cadde üstünde zabıta için erketeye yatmış olan keşif kuvvetlerinden gelen bir telefonla, apar topar yola çıktık. Önümüzde mangalında pişmekte olan etlerin dumanıyla lokomotif görüntüsü veren tezgah arabası, arkada biz, 8-10 kişi, ufaktan bir yürüyüşün ardından caddeye çıktık. Siparişimi verdiğim yerle aldığım yer arasında 50 metreden fazla fark vardı.

Benim Şafak’taki favorim ekmek arası yürek. Yürek çok fazla talep edilen bir yiyecek değildir, bilirim, ondan kaynaklı fazla bekleme ihtimali hep vardır, ama Şafak’ın mangal gibi yüreği olan müşterisi bol olduğu için böyle bir sıkıntı yok. En azından ben şimdiye kadar bayatını yemedim.

Şafak’ın en güzel yönü – ki aslında o caddedeki seyyarların hemen hepsinde geçerlidir bu – ekmeğe değil, malzemeye yüklenmesi, bu nedenle de yarım ekmekle tıka basa doymanızdır. Üstüne üstlük gayet de lezzetli bir yemekle. İster benim gibi yürek yiyin, ister şiş ya da başka bir şey, zavallı yarım ekmeğin kaldıramayacağı kadar fazla et doldurulur. Hani şaşaalı vitrinleri olan büfe ve sandviççilerde, sandviç malzemesi ekmeğin dışına taşar da, iki ısırık alınca malzemenin zaten ekmeğin ucuna doğru, dışarı taşacak şekilde yerleştirildiğini görürsünüz ya, burada öyle bir şey yok. Sahiden dolduruyor adamlar, hem de gözünüzün önünde. Üstüne de keyfinize göre, baharat, domates, yeşil biber (ki isterseniz, etinizle birlikte mangala atıyorlar, daha lezzetli oluyor), yeşillik ve soğan. Ha, bir de süs biberi turşusu var, o da acıcıların nimeti.

Köftesi, pek çok böylesi tezgahta görebileceğiniz köftelerden farklı değil. Yani çiğken gördüğünüz köfteyle pişmiş köftenin boyutları yarı yarıya farklı! Tadında da öyle ahım şahım bir şey yok. Ama şişi güzel. Benim orada yeme sebebim olan yüreğin dışında, ciğer ve böbrek de güzel sakatatları arasında.

Tabii, buranın esprisi, güzel olmasından ziyade bol olması üzerine kurulu. Ben ekmeğin içini çıkarttırırım yarım ekmek yediğimde, ona rağmen ekmeğin içi tıklım tıklım dolu oluyor. Bir de tuz attırmam, baharat yeterince karşılıyor tadını zaten. Sağ olsun, yürekçi abimiz de her seferinde “Tansiyon mu abi?” diye sorar. O saatte bu soru, insanın gururunu kıran ve karşılığında açıklama yapma gereği hissettiren bir sorudur. Başlarsın anlatmaya.

Oradaki pek çok tezgah gibi mangalcımızdan karnını doyuranları şu şekilde sıralayabiliriz: Kadıköy’ün içinde bir yerlerde içmiş olup karnını doyurmayı buraya bırakmış olanlar, rakısını yumruk mezesi dışında bir mezeyle içmeye parası olmayıp karın kazınmasını burada geçirenler, müdavim taksiciler, etrafta bolca bulunan otobüs şirketleriyle yola çıkmaya hazırlananlar ve Yeldeğirmeni civarında oturan üniversite öğrencileri. Orada siparişinizi verirken, öğrenciler dışında hemen hepsiyle ayak üstü bir sohbet tutturmanız veya zaten mayalanmış olan sohbete dalmanız mümkün. Öğrenciler daha çok kendi sosyal gettolarının muhabbet üslubuna odaklı olduklarından, genellikle “bir an önce siparişimi alayım da gideyim” tedirginliğinde oluyorlar. Ya da muhabbet etseler bile “Bak, nasıl da halkın arasına karışıp çok sıradan insanlarla sohbet ediyorum” burnu büyüklüğünün kekremsi tadını ağzınıza boca ettiklerinden, pek çekilmez oluyorlar. Yani bu tezgahta öğrenci muhabbetini tavsiye etmem!

Parası mezeye yetmeyen akşamcılar, yolcular, taksiciler, öğrenciler Şafak'ın besledikleri arasında.

Tezgahta kapalı ayran da var. Bende açıkta olduğu için sıcak olacağı gibi bir önyargı olduğundan, oradan almıyorum. Hemen sokağın içerisinde tekeller var, ayrandır, koladır, oradan alabilirsiniz.

Böyle bir yerden yemenin iyi olup olmadığını (geç saatte yiyeceğiniz ve muhtemelen en fazla bir saat içinde yatağınızda olacağınız için) gecenin ilerleyen saatlerinde anlamak mümkün. Gece mide kavrulmasıyla ve “Su! Su!” nidalarıyla uyanıyorsanız, ya ayvayı yediniz, ya da o kadar soğan koydurmayacaktınız! İşte, Şafak’ın iyi yönü, bu tip bir şikayeti fazla yaşamayacak olmanız. Ama ben yine de, ne olur ne olmaz diye, birincisi, ekmeğin içini çıkarttırmanızı, ikincisi (eğer saat çok geçse) soğansız yemenizi ve son olarak da ya kolayla yemenizi ya da sonrasında soda içmenizi tavsiye ederim. Gerisini siz bilirsiniz.

Gelelim bu işin günahına: Yarım ekmekler 3,5 lira, ayran 1 lira. Sokak içinden kola alırsanız, kutusuna 1,25 bayılacaksınız, üstüne de soda içtiniz mi, 50 kuruş da ona ekleyin. Kısacası, 4,5 lirayla 5,25 lira arasında, saati hesaba katarsanız, mis gibi doyarsınız, proteininizi almış olursunuz.