11 Kasım 2009 Çarşamba

Güzel dürümün kaynağı: Fırat Dürüm

İşte, oranın mamulünü yemeden “yedim” diyemeyeceğiniz kadar güzel yemek yapan bir yeri daha yazmanın vakti geldi. Rıhtım Caddesi’nin hemen arka sokağında, sanki araya dereye sıkışmış gibi duran bir pırlantadır Fırat Dürüm.

İskele tarafından Rıhtım Caddesi’ne girdiğinizde, yol üstündeki Üsküdar dolmuşları ile otobüs durağını geçince ilk sağa (Yoğurtçu Şükrü Sokak) sapın, sonra da ilk sola. Bu ismi güzel, kendisi kısa ve dar sokakta (Tayyareci Sami Sokak), yan yana dizilmiş bir lokanta ile kahvehaneyi geçince, sokağın bir yanında küçük ocakbaşı dükkânı, hemen karşısında da küçük “salon”uyla Fırat Dürüm’ü göreceksiniz. Havalar güzelce olunca dükkânların önüne iki üç masa da atıyorlar.

Fırat Dürüm, mevkiine ve dükkânların küçüklüğüne bakıp da ayaküstü biraz para kazanmak için açılmış kötü dürümcü sınıfından diye değerlendirebileceğiniz bir yer değil ama. Ustası kebap yapmayı becerdiği ve sevdiği için var olan, o yüzden de güvenle oturup afiyetle kalkabileceğiniz bir yer.

Fırat’ın dürümleri dışındaki bir diğer güzelliği 24 saat açık olması. Hangi saatte giderseniz gidin, hemen bir “hoş geldin” ve ondan kısa bir süre sonra da hoş bir dürümle karşılaşıyorsunuz. İçerisi, dışarısı, masaları, tezgâhı 24 saatin 24’ünde de temiz görünüyor.

Girizgâhı niye yemeklerle değil de, bu bilgilerle yapıyorum? Fırat’ın, “biz bu işin ustasıyız” ayağına salaş dükkânlarda kötü etlerle müşterisini söğüşleyen yerlerden biri olmadığını baştan ortaya koymak için.

Akşam üstü vakitleri... Fırat'ta, yemekten ziyade sohbet zamanı.

Gelelim yiyeceklere: Dürüm yiyin. Hangisini tercih ederseniz edin, istediğiniz bir tanesini közde çıtır çıtır hale getirilmiş lavaş ekmeğinin içerisinde mutlaka yiyin. Ben Adana ve çöp şiş tercih ederim, söylerim dürümümü, mümkün olan en kısa sürede, içi yeşillik ve domatesle doldurulup etin boğuntuya getirildiği “dürümümsü”lerden değil, taze ve güzel pişmiş etle yapılmış dürümlerden gelir önüme. Kısacası, önünüze gelen dürümün kalınlığı ne kadarsa, işte o kalınlığı etin verdiğinden emin olabilirsiniz, ki lokmalarınız ilerledikçe bunu siz de fark edeceksiniz. Çöp şişin eti güzeldir, et parçaları küçüktür (doğal olarak) ama kurutulmaz. Adana’nın eti de, kıvamı da güzel. Adana niyetine “yağ kebabı” yemezsiniz. Tam ağzınızı sulandıracak kadar yerinde pişirilmiş bir kebap yapıyorlar. Adana’nın acısı da kıvamındadır ha… İsterseniz, garnitürünü daha bol koyuyorlar elbette, ama öyle olduğunda da eti boğuntuya getirmiyorlar.

Fırat’ın bir diğer güzel dürümü de sucuklu olanı. Bildiğimiz o eski tarz Coşkun sucukla yapılmış (Coşkun sucuğu "hatırlarsınız": hafif acılı, hindi ya da piliç karıştırılmamış tam dana etli, baharat yoğun değil et yoğun, tavada ya da mangalda eşsiz tatlı yağını salan sucuk; artık marketlerde bulmak kolay değil, bulsanız da ucuz değil!), sucuk dolu bir dürüm hazırlıyorlar; parmağınızdan vakit bulursanız dürümü de yiyorsunuz! Tavuk dürüm de var; ben hiç tatmamış olsam da, bir ön kabul olarak güzel yaptıklarını düşünüyorum. Fakat hayatımız ucuz diye tavuk eti yemekle ve bu yüzden yumurtlama tehlikesiyle geçiyor zaten, Fırat gibi bir dürümcüye oturunca da tercihi doğal olarak kuzudan, danadan yana yapıyorum.

Dürümün lavaşını tekrar vurgulayayım: Dürümü hazırladıktan sonra ustamız, dürümü yarım dakika kadar közde çeviriyor ki şöyle üstünde yer yer yanık izleriyle çıtırdatarak yiyebilesiniz.

Fırat’la üç beş merhabanız olduktan sonra, dürümünüzün yanına kırmızılahanalı, sumaklı soğanlı, domatesli, kıvırcıklı, güzel soslu bir salata da ikram ediyorlar. Haliyle, acı biber turşusu bir kap içinde masada zaten. Eh, ayran da sizden olsun artık! Tüm bunları afiyetle yediniz, içtiniz; yemeğin hararetini çayla alırken, elinizi cebinize atıyorsunuz, Adana’ya, çöp şişe, kuzu şişe 6 lira, sucuk dürüme 7 lira, ayrana da 2 lira hesabıyla ödemenizi yapıyor ve mutlu mesut kalkıyorsunuz.

İlk fotoğraftaki dükkânın hemen karşısındaki salon. Bugün hava çok da kötü değil, yağmur yağmadıkça dışarıda oturmak uygundur.

Fırat’a kimler gelir, kimler gider mevzuundan da bahsedelim, Fırat’ın yerinden ve tam gün açık olmasından dolayı önemli bir konu bence. 24 saat açık yer, Rıhtım Caddesi’nin hemen arka sokağında, yani Misakı Milli’deki “birahane”lere yakın, beklersiniz ki, gündüz birkaç esnafı doyurduktan sonra, geceleri de midesi ve kafası bulanmış, yalpalayarak yürüyenlere iş yapan bir yer. Ama öyle değil işte. İlginçtir, Fırat Dürüm, kendi bölgesinde meşhur bir yer olmakla birlikte, gecenin bir vakti de gitseniz masalarda “birahane” firarilerini görmüyorsunuz. Usta, sahiden kebap yapıp satmak için kurmuş mekânını, müşteri profilinin de Misakı Milli üstüne kurulu olmasını istemiyor anlaşılan ve bunu da başarmış. Bunu “nezih mekân” gibi bir takıntım olduğu için vurgulamıyorum (hatta şu “aile salonu” icadını da hiç sevmem), hitap ettiği kesimi midesi alkol etkisiyle kazınanlara dayanarak kuran yerlerin yemeklerinde çok seçici olmayabileceklerini bilerek yazıyorum. “Sarhoştur, ne yese gider” mekânlarının yemekleri, damağa değil, tıkınmaya uygundur çoklukla. Fırat Dürüm ise, sanırım, kebabıyla, tazeliğiyle, temizliğiyle anılmak, bilinmek istiyor. Biz de burada öyle andığımıza göre, bu konudaki başarı hanesine naçizane bir çizik de biz atmış oluyoruz.

24 saat açık Fırat’ın gecelerini, taksiciler, işinden gece yarısından sonra çıkanlar, muhtemelen “taşı toprağı altın” kente gece vakti inenlerle gece vakti kenti terk etmeye hazırlananlar dolduruyor. İlla bir yalpalayan görürseniz, yüksek olasılıkla, etraftaki apartmanlarda yaşayan ve birayla merhabası henüz çok yeni olan üniversite öğrencileridir. Fırat’a son gidişimde saat gece 3.30 civarıydı; masalarda oturanlar olarak, hafiften sallanan, bira acemisi iki genç dışında, hepimiz ayıktık.

Eh, yemeklerini yazdık, fiyatlarını yazdık, yerini yurdunu yazdık, geleni gideni de ufaktan yazdık, daha ne olsun. Canınız çekmiş, mideniz de kazınmaya başlamıştır herhalde. Kazınır tabii, hatta son gidişimde iki dürüm yediğimi de söyleyeyim de, Fırat Dürüm’e iyice heveslenin.

Not: Fırat Dürüm'de çorba da içebilirsiniz. Telefonunu da verelim: 0216 336 10 68

9 Ekim 2009 Cuma

Ciğerci Hulusi, Bölüm 2

Daha önce söylediğimi yaptım ve Ciğerci Hulusi’nin Mühürdar Caddesi’ndeki lokantasına gidip ciğer yedim. Gerçi yememin üstünden bir hayli vakit geçti, henüz Ramazan ayıydı, ama olsun, Ciğerci Hulusi kaç yıldır orada, bizim yazımız da birkaç hafta gecikse ne olacak, değil mi?

Aslında yemek yemeye niyetim yoktu, oralara işim düştüğü bir gün Ciğerci Hulusi’ye rastladım ve orada yeme niyetim aklıma geldi. Hem oruç vakti hem de öğle ile akşam yemeği arası olunca dükkân bir hayli boştu, daldım içeri.

Misbah Muayyeş gibi hem telaffuzu hem de akılda kalması zor bir ismi olan bu sokaktaki Ciğerci Hulusi, dükkânın önündeki teras misali boşluğa küçük tabureli iki üç masa atmış, iç tarafı ise genişçe bir lokanta. Kapıdan girince sizi devasa “mutfak” bölümü karşılıyor. Sıralanmış birkaç masanın ardındaki geniş cepheli mutfak tezgâhı yan yana dizilmiş sebzeler ve hemen arkasında yanmakta olan büyük mangalıyla göz ve iştah açıcı. Hani mekânın yarısına mutfak kurmuşlar desem yeridir. Bir de üst kat var, gayet geniş bir alan.

Terastaki küçük masalardan ikisi doluydu, içerisi ise bomboş. Mutfak tezgâhının ardındakiler boşluğu fırsat bilip kendi aralarında sohbet ediyor ve anlaşılan o ki iftar vakti yaklaştığında bulamayacakları tembellik anını değerlendiriyorlardı. Oturdum, bir ciğer dürüm söyledim, başladım beklemeye.

Ramazan ayında oruç vaktinde lokantalarda yemenin sıkıcı yanı, lokantanın esas performansını iftara geleceklere sakladığını bilmenizdir. Bunun nedeni dindarlık falan değil tabii, ne de olsa iftarda hemen her lokanta canhıraş dolar, insanlar aç kalmış olmanın verdiği motivasyonla masaları doldurmaya meyilli olur, para sakınma ihtimalleri diğer zamanlara nazaran azalır. Bir de üstüne iyi hizmet bekler ve bütün masalar aynı iyi hizmeti aynı anda bekleyecekleri için de aşçılar, garsonlar, komiler bol deparlı bir akşam geçirirler. O yüzden de, lokanta çalışanlarının performansı, oruç vaktinde masalar dolu olsa bile iftar zamanıyla aynı olmaz hiçbir zaman.

İştah açıcı, değil mi? Bu görüntünün hemen arkasında ciğerinizi pişirmek için harıldayan mangal var...

İşte ben de ciğerle oruç yemeye niyetlenen birisi olarak biraz fazla bekledim Ciğerci Hulusi’de. Bir yandan aklımdan hemen üst paragrafta yazdıklarım geçerken, bir yandan da “Ciğerci Hulusi’de beklesem bile kesin sonrasında memnun olacağım” eminliğini taşıdığım için çok gerilmedim. “Şimdi kesin önüme getirecekleri o küçük sebzeleri hazırlıyorlardır, hatta belki biber falan közlüyorlardır” diye seviniyordum bile.

Bekleyişin ardından ciğer dürümüm geldi, ama diğerleri gelmedi! Artık Ramazan’da mı böyle bir uygulama yapıyorlar yoksa Altıyol’daki lokantanın taze naneli, sumaklı soğanlı ikramları burada yok mu, onu bilemiyorum. “İki parça domates için mi laf ediyorsun yani?” demesinler kaygısıyla sormadım da. (Niye böyle bir kaygı taşıdıysam artık?!)

Neyse umduğumuzu değil bulduğumuzu yiyelim diyerek, acılı şalgam suyumu da bardağa doldurup ciğer dürümümü yemeye başladım.

Ciğerine edilecek laf yok tabii, çarpar adamı! Gerçekten harika yapıyorlar ciğeri. Ciğer (eti) çok güzel ve tam kıvamında pişiriyorlar. Bakın, şimdi yazarken bile ağzım sulandı! Ciğer parçalarını hafiften irice doğramışlar ki böylece kömürde pişen ciğerde karşılaşabileceğiniz pişmemişlik-kurumuşluk karşıt ihtimalleri devre dışı kalıyor. Yemeyi seven bir insan olarak, düşüneni de pişireni de kutluyorum.

Ciğer seviyorum diyorsanız, Ciğerci Hulusi’ye mutlaka gitmiş olmanız lazım. Yoksa eksik kalırsınız. Hatta, sakatatlarla arası iyi olmayan bir arkadaşınızın aklını çelmeyi düşünüyorsanız, ilk başvuracağınız adres de burası olmalı bence. Ciğerden başlayarak tüm sakatat ailesiyle ilgili fikrini değiştirmeye başlayacaktır mutlaka!

Ciğerci Hulusi’nin Mühürdar’daki şubesi uzunca bir zamandır burada. Gayet de bilinir bir yer. İçerisi boş olunca, kimler gelir kimler gider, pek gözlemleme şansım olmadıysa da, havalı motosikletini kapının önüne bırakıp hızla içeriye dalan uzun şortlu, sportif bir genç arkadaşın iftara 6-8 kişilik yer ayırtması dikkatimi çekti elbette. İftardan çıkınca toplu halde gece kulübüne mi gidecekler acaba, diye düşünmedim desem yalan olur. Postmodern zamanlar işte…

Dürümümü bitirdikten sonra, acelem de olduğu için hesabı direkt kasaya ödemek amacıyla zengin kalkışı yaptım, ama kasadaki arkadaş 8,5 lira hesap çıkarınca zengin olmadığımı hatırladım! Altıyol’daki şubede aynı yemeğe 7 lira vermem gerekmiyor muydu? Zam mı geldi acaba? Herhalde hem dürümün hem de şalgam suyunun fiyatında biraz “düzeltme” yapmışlar. Yok, yok, öyle cepte akrep taşıyor havalarına girmeye gerek yok, Ciğerci Hulusi’de yenen ciğere değecek bir miktar bu. Fazla vaktim olmadığından fiyatların ayrıntılarını öğrenemedim, bir ara yine yolum denk düştüğünde buraya not düşerim.

Ciğerci Hulusi’nin bulunduğu sokağın ismi için zor dedik, ama tarif etmedik: Eski Kadıköy Postanesi’nin (aslında şu anda hizmet vereni de nihayetinde aynı sokak üstünde ya) bulunduğu sokaktan düz ilerleyin, sokak bitince sola dönün, biraz yürüyün, göreceksiniz. Veyahut da, eski İSKİ’den sahile doğru inen sokağa girin, ileride sağda, Ciğerci Hulusi tabelasını görünce çekinmeyin, girin içeri.

Unutmadan, Ciğerci Hulusi’nin bu şubesinde tantuni yok. Tantuni, Altıyol’daki şubeye has.

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Moda yolunda




(Bu yazı Ajda Pekkan'dan Moda Yolu eşliğinde iyi gider mi? Gider. Belki tek eksik, aşağıdakinin, bu hoş şarkıya eşlik edecek kadar güzel bir yazı olmaması olabilir! Okumaya başlamadan önce play'e basmayı ihmal etmeyin.)

“Nerede yiyelim” sorusunun tek cevabı birilerinin işlettiği mekanlar olmak zorunda değil elbette. Hatta yaz aylarında, Kadıköy’de eviniz dışında bir yerde vakit geçirip bir şeyler atıştırmak istiyorsanız, denize nazır oturup keyfini çıkarabileceğiniz yerler hiç de az değil. Ve hepimiz de biliriz ki Moda böyle yerler listesinde bir hayli üst sıralarda yer alır. Moda, tarih boyunca karşı kıyıda yerleşmiş olanların buraya yönelik “körler şehri” manipülasyonunu baştan aşağı bozan yerlerden biridir!

Neyse, bu tarihî hesaplaşmayı bir kenara (tarihçilere!) bırakalım şimdilik, konumuzdan sapmadan devam edelim: Güzel bir yaz akşamında Moda’da oturmak gibisi yoksa, biraz daha erken gidip yanınızda taşıyacağınız bir sandviç, dürüm benzeri bir yiyecekle akşam yemeği yemek fikri de hiç fena değildir. Moda’nın tepesinde ister Fenerbahçe tarafını ister karşı yakayı kendinize manzara yaparak karnınızı doyurmak güzel olur.

Evde yiyecek bir şeyler hazırlama ihtimalinizi şimdilik bir kenara bırakalım; fakat Moda’nın (eğer aşağıdaki park kısmına inmezseniz) tası tabağı ortaya serip piknik atmosferi yaratamayacağınız bir yer olduğunu da, belki gereksiz olacak ama, yazalım buraya. En garantilisi sandviçtir, dürümdür o yüzden. Geriye kalıyor bir yerlerden yiyecek bir şeyler almak. Ona bakalım:

Moda'yı Kadıköy'ün dört yanından bilumum insanın çeşit çeşit sohbeti dolduruyor. Bir de, yakınlarda şöyle cebimize uygun bir yerler olsa da bir şeyler de yiyebilsek şu güzel manzarada...

Aslında “Moda” Kadıköy ilçesinin merkezini ele aldığımızda sahile yakın bölgenin bir hayli büyük bir kısmını kaplayan yerin ismiyse de, hepimiz o her daim gidip oturduğumuz yere Moda deriz. Ve işte o Moda’ya doğru yaklaştıkça, sadece lokantalarda değil, bakkalda, tekelde bile fiyatlar yükselmeye başlar. Moda’ya giderken en çok kullanılan yol olan Moda Caddesi üzerinden yürüdüğünüzde, hedefe yaklaşırken göreceğiniz marketlerde fiyatlar yüksektir, meşhur dondurmacı Ali Usta’nın çevresindeki tekellerde mesela biranın fiyatı en azından 10-20 kuruş oynar, o taraflardaki yiyecek-içecek mekanlarını saymıyorum bile.

E, “Moda’da oturuyorsan paran vardır” diye düşünüyorlar tabii, onu Moda’da evi olanlar dert etsin, ama bu, “Moda’ya gidiyorsan paran OLACAK” anlamına da geldiği için züğürt kısmının sinirini bozacak bir durum.

“Oralarda bir şeyler alır, yanına da kola/meyve suyu/bira açar, mis gibi yeriz” diye düşünenler için maalesef Moda’ya en yakın hesaplı yerler Caferağa civarları, belki biraz daha ilerisi. Gerçi buralara “yakın” demek hiç doğru olmuyor, çünkü paket yaptırdığınız yiyeceğinizin Moda yolunda soğumasına yetecek kadar uzak! Biz yine de yılmayalım, bir yerler bulmaya çalışalım:

Moda Caddesi üzerinde yiyecek bir şeyler alabileceğiniz en hesaplı yer Tek Büfe. Tek Büfe’nin yerini tarife, bilmem, gerek var mı zira sabaha kadar açık olmasından kaynaklı olarak o kadar meşhur bir yerdir ki, o civar tarif edilirken “Tek Büfe’nin orası” tabiri kullanılır! Moda Caddesi üzerinde, adeta yolun ortasına tek başına dikilmiş büfeden bilumum sandviç, tost, yarım ekmek ve saireyi edinebilirsiniz.

Tek Büfe ayrıca yazılması gereken bir yer aslında, ama hemen burada bir özetini geçelim: Tek Büfe’nin sosislisi, tostu, döneri ve diğer yiyecekleri mekanın bunca ünlü olmasının nedeni değildir, yiyecekleri o kadar da güzel değil çünkü. Ancak yirmi dört saat açık olup da gecenin herhangi bir vaktinde bile aç karnınızı doyurabilecek olmanız, Tek Büfe’yi eşsiz kılan özelliklerden biri. Örneğin gecenin 4’ünde zil çalan karnınızın sesini kesebiliyor olmanız dolayısıyla, yiyeceklerin bir şeye benzeyip benzemediğini pek umursamayabilirsiniz. Halbuki açlığı hemen bastıran ağır yağlı malzemeleriyle Tek Büfe biraz da “sarhoştur, ne yese anlamaz” yeridir. (Tek Büfe’nin Kadıköy’de dört şubesi daha var: Biri Serasker Caddesi üzerinde, Bahariye’den girdiğinizde hemen solda; diğer ikisi Halitağa Caddesi üzerinde, bunlardan biri caddenin tam ortasında, diğeri de rıhtıma inen caddeye çıkmak üzereyken Halitağa'nın sonlarında; sonuncusu da Sakızgülü Sokak'ta, ki Rexx Sineması'nın önünden geçen sokaktır. Buralar da geç saatlere kadar açık olsa da, sabaha kadar açık değiller, gündüz vakti bir şeyler atıştırdığınızda önce dolan midenizin size daha sonra hafiften ızdırap vermeye başladığını fark edebilirsiniz.) Orada bol bol gençten çakırkeyif insan görürsünüz zaten, haddinden fazla yağlı sandviçlerle, kelimenin tam anlamıyla, tıkınırlar. Tabirim belki biraz ağır oldu, ama o saatte sahiden başka bir şey yapamayacak oldukları için o kadar da suçlu değiller! Tek Büfe’de sosisli sandviç 1,5 lira, yarım ekmek kaşarlı tost 2,5 lira, yarım ekmek karışık tost 3,5 lira, yarım tavuk döner (geç saatte bulamazsınız) 1,75 lira. Arnavut ciğeri, kavurma gibi yiyebileceğiniz daha pek çok şey var. En yüksek fiyatın 4 lira olduğunu belirteyim, gayet hesaplı olduğunu zaten çıkarırsınız.

Fenerbahçe'ye doğru manzaranın arasına giren birayı ben içiyorum tabii ki! Fotoğrafı da aynı esnada çektiğim için fazlasıyla titrek bir kare olmuş. Çift görmek bu olsa gerek!

Tek Büfe’den almadık, yürümeye devam ettik diyelim. Biraz ileride sağ kolda Beyaz Dürüm var. Dürümleri 5 lirayla 8,5 lira arasında değişiyor. Güzelleri 8,5 lira tabii! Pahalı. Geçiyoruz. Beyaz Dürüm’ün karşı çaprazına Sosa isimli bir yer açılmış. Yeni sanırım, bir gün denemeli. Şimdilik yazmış olayım, yemeği nasıldır, bilemiyorum. Ama gördüğüm kadarıyla fiyatları Moda’nın pahalı bölgesini adımladığınızın bir başka göstergesi.

Yürüdük ve meslek lisesine gelmeden hemen önce, sağdaki Korkmaz Büfe’ye geldik. Ah be, keşke biraz daha geç saate kadar açık olsa! Korkmaz Büfe, akşam saatlerinde kapanan, ama dönerini yemeyi arayacağınız bir yer. İki-üç masanın sığdığı küçük dükkanda, her zaman çıtır çıtır taze ekmeğin arasına yerleştirilen güzel döneri beğeneceğinize eminim. Bir kere, vitrinine “yaprak döner” yazıp da “ağaç kabuğu döner” (doğru bir tabir oldu sanırım) veren yerlerden değil. Dönerinin eti taze ve güzeldir, iyi pişer, tazecik ekmeğinin kıtırlarını ağzınızda kıtırdata kıtırdata yersiniz. Maalesef Korkmaz Büfe’nin sosisli ve köfte gibi diğer yiyecekleri öyle güzel değil; köftesi sacın üstüne attıktan sonra küçülenlerden! Yarım ekmek döneri ve köftesi 4 lira, dürüm döneri 6 TL, porsiyonu 8 TL. Tostunun fiyatı da 1,5 lira. Kötü kader, biz akşam yürümekteyiz, o nedenle “Bir ara gelip şurada yine bir döner yiyeyim” diye iç geçirip yola devam etmek zorundayız.

Eliniz hâlâ boş. Moda’ya yaklaştıkça yolun sağlı sollu kaldırımlarındaki ışıklar artıyor, lokantalar yaklaşıyor. Buralara değil girmek, önünden geçerken bile endişe içindesiniz, çünkü çok pahalılar. Siz o müşteri yelpazesi içinde değilsiniz maalesef (yani “halk”tan fırsat bulabilen “vatandaş”lar rahat rahat yiyebiliyor!), neyse canım, zaten oturmayacaktınız; arzunuz, paket yaptırıp bir an önce manzaraya dalmak!

Artık çay bahçeleriyle çevrelenmiş bölgeye vardınız. (Bunlar, küçük çayı –ki onun adı aslında “ince belli”dir, küçük falan da değildir, çaydır, ama ne yaparsınız işte– tam 1,5 liradan satan, çay keyfinize tuz biber eken yerler.) Tek ampulle aydınlatmaya çalıştıkları loş tezgahlarında gümüş ve aksesuar satmaya çalışanları geçince, Adem Baba isimli büfeye varıyorsunuz. İşte Moda’ya “yakışacak” pahalılıkta bir büfe. Sosisli 2 TL, tost 2,5 TL, hamburger 3 TL, köfte ekmek ve et döner (yarım ekmek) 5 TL, tavuk döner ise 3,5 TL. Fiyatları Kadıköy’ün herhangi başka bir yerindeki büfelerle kıyaslayın… Doğru, buradan yenmez. Hakkını yemeyelim, belki de çok güzel yapıyorlardır, ben sadece fiyatlar açısından söylüyorum.

Bu da manzaranın "birasız" olanı... Aslında daha önemlisi "Moda Deniz Kulübü" denen o Moda katili yerin en berbat kısmı görünmeden olanı!..

Sanırım, fazla paramız olmadığı için aç kaldık! Moda civarında manzaraya karşı bir şeyler atıştırmak sahiden bu kadar mı zor olur?! Demek ki bu yönden bakınca, güzel Moda “hak etmeyen/parası olmayan yemesin”cilerin Moda’sıymış da aynı zamanda. Neyse, yine de bir-iki birayla sıcak akşamı serinletmek isterseniz, aklınızda olsun, birayı Moda’ya girerken ilk rastlayacağınız yerlerden almayın. Biraz önce de belirttiğim gibi, 10-20 kuruş takıyorlar (fiyatı
yukarı yuvarlıyorlar) mutlaka. Ya Moda sahilinin ara sokaklarındaki tekellerden ya da Moda’ya iskele tarafından girip de yürümeye devam ettiğinizde karşınıza çıkacak marketten alın; buralarda normal fiyata satıyorlar. İskele tarafından alırsanız, Koço’ya bir selam çakıp geçin, “param olduğu bir gün gelip rakı içeyim” niyetini tutmayı da unutmayın!

Manzaraya karşı bir banka veya taşa oturduk. Kadıköy’ün dört bir yanından, hatta dışarıdan da güzel havanın ve manzaranın tadını çıkarmaya gelmiş bilumum insan arasında çeşit çeşit sohbet dönüyor. Ne güzel. Sadece, Moda’ya “çıkartma yapan” otomobillerden gelen dıptıslı-volümlü müzik ile “Moda zaten benim” diyen kolları uzun, kökleri “derin”, ensesi kalın zerzevatın üssü Moda Deniz Kulübü’nden yükselen beyin süngerleştirici gürültü (ve de havuz başındaki gereksiz ışık) keyfinizi kaçırabilir. Ha, bir de günlük kotasını doldurmaya çalışan GBT’cilerin her an yanınızda bitme ihtimali...

Onun dışında Moda akşamı her zaman güzeldir. Bir de cebe uygun yiyecek bir şeyler bulabileceğimiz bir yerler olsa. Ve tabii, bir de Moda’yı üs bellemiş şu “derin” kalantorlar olmasa. Gerçi onlar olmasa, sırf Moda değil, her yer çok daha güzel olurdu. Hayat da.

31 Temmuz 2009 Cuma

Zurnanın zırt dediği yer

HUYSUZ GURME YAZILARI - 2

Zurna kebap ve bu icadı çıkartan Erdal Usta’yı huysuzca eleştirmeye başlamadan önce doyuruculuk konusunda Tuncay’ın ne kadar haklı olduğunu göstermek ve “ne kadar uzun olabilir ki?” sorusunun yerini hakikaten zurna gibiymiş düşüncesine bırakmasını sağlamak için zurna kebabın hazır olduktan sonraki fotoğrafını göstermekte yarar var diye düşündüm.


Bir buçuk-iki sene önce İskenderunlu bir arkadaşımla birlikte gittim Erdal Usta’ya. İstanbul’da çok meşhur olmasa da İskenderunlular arasında bilindik bir yermiş Erdal Usta. Çocuğunun üniversiteyi kazanmasıyla birlikte İstanbul’a gelmiş. İskenderunluların Facebook’ta “En güzel kebap İskenderun kebabıdır” iddialarını kanıtlama çabalarının (bu iddiaya katıldığımı söyleyemem) sonucu olarak fotoğraflarını internete koymalarıyla da işleri açılmaya başlamış, işler açılır açılmaz dükkan sahibi Erdal Usta’yı yerinden edip kendisi açmış. Yan dükkanı kiralamakta bulmuş Erdal Usta çözümü. Biz zurnamızı yerken zurna türküsünü söylüyordu bize Erdal Usta ilk gittiğimde. Dürümün devasalığına ya da (Erdal Usta’nın sempatik tavırları öne çıkınca) tadına pek dikkat etmemiştim. Tuncay’ın yazısını okuduktan sonra uzun süredir gitmediğim aklıma geldi ve neden gitmediğimi düşünmeye başladım. Bugün tekrar gidince, gitmeme sebeplerim aklıma gelmekle kalmadı, o eski sıcak havasının biraz bozulduğunu hissedip üzüldüm.

Eti pek lezzetli değil Erdal Usta’nın. Bütün lezzetini sosları sayesinde alıyor, diyebiliriz, zurna kebap için. E, haliyle yazın da bu soslar lezzetten çok midede hazımsızlık hissi yaratıyor. Ayrıca eğer et döner isterseniz çok eser miktarda etle karşılaşıyorsunuz. Bunların hepsinden vazgeçsem bile, Erdal Usta’nın henüz bahçe yokken küçücük dükkanda döner keserken mırıldandığı “Zurnalıyım, çalarım, hem çalar hem söylerim” ezgilerini duyamamak son nokta oldu benim için. Az parayla karın doyurmak konusunda çok iyi olsa da, her zaman yenebilecek lezzetli yemek sınıfına sokamayız zurna kebabı meşhur Hasköy Büfe’yi.

Acil köfte ihtiyacına 'ekspres' çözüm

Kadıköy’de, acıkınca ‘ne yesem’ diye düşünüp tam emin olamadığım zamanlarda en sevdiğim yerdir eski postaneyle kilise meydanı arasında kalan Muvakkithane Caddesi. Neden mi? Tuncay’ın daha önce gurmelediği Kadıköy’ün en güzel kumpircisi Allpato ve köfte istediğimde hiç düşünmeden gittiğim ilk yer olan Ekspres İnegöl Köfte burada yan yanadırlar.

Ekspres İnegöl köftecisi ilk görünüşte isminden kaynaklı baştan savma fast-food misali köfte yapıyor gibi bir izlenim veriyor olsa da köfteyi bir kere tattıktan sonra ismindeki “ekspres” sözcüğünün köfteyi beklerkenki o en zor dakikaları minimuma indirmelerinden kaynaklandığını anlıyorsunuz. Öyle ki bana her zaman en uzun gibi gelen dakikalar, acıkmış bir şekilde önceden denediğim ve tadını beğendiğim bir yemeğin masaya gelmesini beklerken geçen o dayanması zor süre zarfıdır. (Bir de biz esnaflar için dükkandaki son 30 dakika hiç geçmez!) Kadıköy’de çalışanların çoğunun işyerlerinden ancak kısa süre için çıkabiliyor olmaları nedeniyle, hızlı köfte yapma meziyeti, özellikle öğlen saatlerinde, etraf çalışanları tarafından doldurulmasına neden oluyor Ekspres İnegöl Köfte’nin.

İsmindeki 'ekpres' köftelerin sahiden çok hızlı bir şekilde önünüze gelmesinden dolayı isabetli bir seçm olmuş.

On tane küçük İnegöl köfte, yanında patates kızartması ve bir-iki yeşil biber ile servis ediliyor. Köftelerin tadı muazzam. Sizlere tavsiyem domates ve biber ezmesi karışımından oluşan acı sos istemeniz, yediğim soslar arasında köfteye en çok yakışanı. İnegöl köfte haricinde, kaşarlı köftesi de leziz. Piyazını ve salatasını çok beğenmedim daha doğrusu gerek duymadım, zaten acı sos ve bolca patates yeterli oluyor, ama piyaz ya da salata çok seviyorsanız kendi tercihiniz.

Fiyatlara gelirsek biraz normalin üstünde diyebiliriz. Köfte 7 lira, fakat acı sosa ekmek banarak yediğiniz takdirde yarım porsiyon köfteyle bile doyabiliyorsunuz. Üstelik bazı kurnaz lokantalardaki gibi yarım porsiyon normal porsiyonun yarısından daha pahalı değil: 3,5 lira. (Evet, çeşitli yerlerde, örneğin pilav 1,5 TL ise yarım porsiyonunu 1 liraya veren kurnazla rastlıyorsunuz.)

Piyaz 3,5 lira; salatalar, yoğurt, sütlü tel kadayıf ve kabak tatlısı 3 TL; Kemalpaşa 2,5 TL; ayran 1,5, kutu kola da 2,5 lira. Kemalpaşayı tavsiye ederim, ama sütlü tel kadayıf için aynısını söyleyemem. Sütlü tatlılar bakımından Kadıköy’de birçok seçenek olduğu için (Saray, Murat Muhallebicileri vs.) fena olmamasına rağmen tekrar gelsem yine yerim hissi uyandırmadı sütlü kadayıf.

Sonuç olarak Kadıköy’de canınız köfte istediğinde cebinizdeki paraya göre, yarım porsiyon köfte, bol sos ve ekmek ya da normal porsiyon köfte az ekmek seçeneklerinden birini seçip Ekspres İnegöl Köftecisine uğramalısınız. Son anda köfteden vazgeçerseniz hemen yandaki dükkanda kumpirler sizi bekliyor olacak.

19 Temmuz 2009 Pazar

Zurnanın son deliği muamelesi yapmayın, tadına bakın: Hasköy Büfe’nin Zurna Dürümü

Yemek konusunda yeni fikirler, yaratıcı ustalar gördüğümde iştahım daha bir kabarır. Kendi tarzını oturtmak, zaten bilinen yiyeceğe abartısız bir yorum katabilmek, ayrı bir yetenek ve özveri ister. Bu yüzden çoğu kişinin duymadığını ve tatmadığını tahmin ettiğim “Meşhur Zurna Dürüm”ün mucidi, İskenderun Hasköy Büfe’yi duymanızı, bilmenizi isterim. Boğa’dan Çilek Sokak’a girdiğinizde soldaki 2. sokakta, sol sırada ikamet ediyor. Aslında dedikleri gibi “Meşhur” değil bu Zurna Dürüm. Müdavimleri ve çevre esnafı dışında pek bilindiğini zannetmiyorum. Bunda mekanın bulunduğu yerin çok büyük ve işlek bir sokak olmamasının da payı var. Kendini tanıtmasında en etkili yolları ister istemez “şikayeti müesseseye, memnuniyeti dostlara” klasiği. Gördüğüm kalabalıktan da oldukça etkilendim, bu durum dürümümün geç kalmasına sebep olmasaydı daha iyi olurdu tabii.

Mekan tam büfelik bir küçüklüğe sahip, ama arka tarafa Kadıköy'deki cafe'lerde sık görülen ve "bahçe" denen avlulardan açmışlar. Yaz sıcağında iyi gidebilir.

Hasköy Büfe’nin sahibi ve ustası olan Erdal Usta eldivenlerini, önlüğünü ve kafasından bonesini eksik etmiyor. Önceleri pek büyük bir mekan sayılmazdı burası ama sonrasında arkada zorlama bir bahçe uydurarak genişletmişler. Hapishane avlusu hissi yaratsa da içerideki sıcağa bir çözüm olarak takdir edilesi bir çaba. Kış aylarında nasıl bir işlevi olur onu bilemiyorum. Et döneri, kebap çeşitleri, çorbaları, salataları ve balığıyla gerçekten beklentinin çok üzerinde bir menüleri var. Porsiyon olarak; patlıcan kebabı, kuşbaşılı kuzu, tavuk şiş, balık, Urfa, Adana ve kuzunun fiyatı 7 lira. Böyle bir mekanda tercih kesinlikle bunlar olmamalı. Özellikle balığın bu menüde çok sırıttığını söylemeliyim. Derme çatma kurulmuş ocakbaşı pek iştah kabartmıyor açıkçası.

Bu bölüme kadar bahsettiklerimi denemedim, denemeyi de düşünmüyorum. Gelelim asıl mevzuya; “Zurna!”. Uzunluğu normal dürümün 2-2,5 katı, lavaşı bildiğimiz ince lavaş değil, daha kalın ve lezzetli olan “ev lavaşı” (bildiğim ve kabul görmüş ismi), lavaşın iç kısmında envai çeşit baharatlı bir sos, içini dolduran tavuğun lezzet katsayısını arttıran ayrı bir sos, envai çeşit salata. Tam olarak içinde neler olduğunu seçmek güç. Ama bunca lezzetin karıştığını duyunca kafalarda oluşabilecek abartılı bir tat önyargısını, ilk yudumu mideye indirdiğinizde kıracağınıza eminim. Açık ayranları oldukça lezzetli ve fiyatı da 1 lira. Ayrıca isteğe bağlı olarak salatalık ve acı biber turşusu da ikram ediyorlar. Salatalık değil ama acı biber gerçekten yakışıyor, sevenlere tavsiye ederim. Dürümün sosu ve malzemesi öyle bol ki akmasın diye sadece kağıda sarmakla kalmıyorlar ayrıyetten güzel bir poşetin içine geçiriyorlar. Üstünüzdeki giysileri tekrar giyebilmek istiyorsanız dürümünüz bitene kadar sakın poşete dokunmayın. Tavuk dürüm olarak düşündüğümüzde 4 liralık fiyatı fazla gelebilir ama Zurna Dürüm gerek boyutu gerekse lezzetiyle fiyatının hakkını fazlasıyla veriyor. Ortalama mideye sahip bir kişi bitirmekte zorlanabilir. Doyma garantisini ise ben veriyorum. Bütün artılarına rağmen siparişinizin geç gelmesi biraz hevesinizi kırabiliyor.

Her daim boneli Erdal Usta'nın hazırladığı Zurna Dürüm, alışık olduğumuz dürümlerin 2-2,5 katı büyüklüğünde ve kendine has bir sosu var.

Menüdeki diğer fiyatlar ise; Adana, Urfa, kuzu ciğer, kuzu et şiş, çiğköfte dürüm 5 lira. Yarım tavuk döner 1,5, yarım et döner 2,5 lira. Çorbalar, salatalar ve kola, fanta, şalgam 2 lira, soda, su 50 kuruş. Kebaplarını, çorbalarını, balığını bilmem ama Zurna Dürüm yemek için İskenderun Hasköy Büfe’ye uğramalısınız.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Bu makarna krizde de gitmiyor; bana bir bardak meyve suyu verin...

Eklektik mekanları pek sevememişimdir. Her şeyden bulunsun diye yola çıkıldığında, ilk başladığı işin üzerine yenileri eklenecekse hiç olmazsa iyi yapılsın derim ama bu tür yerlerde olmaz bu. “Akveren Şifahane” de az çok böyle bir yer oldu uzunca süredir. “Makarnacı” desem daha çabuk anlaşılır herhalde çünkü artık bu isimle tanınıyor. Hani şu rıhtımdan boğaya doğru çıkarken caddenin sağında, otobüs duraklarının arkasında kalan pembe bina… Genelde camına astığı iddialı cümlelerle kafamızda yer etti. (“Eczacılarımızdan ve doktorlarımızdan özür diliyoruz” yazısı unutulmazdır.) İtinayla çeşit çeşit meyvenin taze taze suyunu sıkar, önünden geçerken mis gibi portakal kokar, aklınızda yoksa bile bir bardak alıverirsiniz. Aslında tüm “vitamin büfeler”de bu böyle oluyor, insanları gözlemlerseniz hepsinin çok mutlu olduğunu görebilirsiniz; sanki çölde bir bardak su uzatmışsınız gibi. Hele yorgun, halsiz ve susamışsanız ilaç gibi gelir. Akveren’in de meyve suyu konusundaki özenli ve önem veren tutumu daha sonraki sapmalarını görmezden gelmemizi sağlayabilir. Ama ekonomik kriz zamanı cinlikleriyle, ucuzluğundan başka bir özelliği olmayan yiyeceklerini abartılı biçimde pazarlama stratejisi bu görmezden gelme şansımı ortadan kaldırıyor. Meyve güzellemelerinden başlayıp, kendisine “Makarnacı” demesinin yersizliğine uzanarak Sezar’ın hakkını Sezar’a veren bir Akveren yazısına buyurun…

Mekanın yeri merkezi ve cadde üstü olduğundan önü her daim kalabalık. Buradan ayaküstü meyve suyu servisi sürüyor.

Taze sıkılmış meyve suyu işinden öncesini tastamam hatırlayamamakla birlikte, şimdiki yerinde bir büfe işlettiklerini hatırlıyorum (yanılıyorsam düzeltin). Burası, “nar suyu mucizesi” haberlerinden sonra hızla çoğalan vitamin büfelerden birine dönüştü. Meyve suyu sıkma işini “inanarak” yaptıkları ortada, bu işe bu kadar kendini vermiş başka vitamin büfe görmedim. Bir kaynaktan öğrendiğime göre tüm bina onlarınmış, bu meyve suyu işinden iyi kazanmaya başlayınca üst katlara meyve yıkama ayıklama makineleri koymuşlar, imalathane olmuş. Yani her şey bu pembe binada olup bitiyormuş. Şimdi de minik kitapçıklar bastırıp masaların üzerine bırakmışlar, her meyveyi tanıtıp faydalarını, besin değerlerini vs. yazmışlar. Her yer meyve, meyve suyu ve de resimleriyle dolu. Toprağı sıksan vitamin fışkıracak Akveren’de, o derece… Böğürtlen de satıyorlar ki ben buna pek sevindim. Büyük böğürtlen tabağı 5 lira. Aslında İstanbul’un dağı taşı böğürtlendir, Boğaz’a nazır tepelik yerlere çıksanız her yer böğürtlen doludur, ama burada artık ne dağ ne taş ne çayır bulunabildiği için böğürtlen de böyle pek fazla yenemeyen bir meyveye dönüştü. Böğürtleni tropik meyve sananlar bile olduğuna eminim. Pek çok insan böğürtlen bitkisini tanımıyor artık.

VİTAMİN NİYETİNE
Neyse, konuya dönelim... Bir dönem moda olan yiyecek-içecekler genelde faciadır; ya yemeğe yemek denmez, obeziteye davetiye çıkarır, yağlı, zevksiz, damak tadı düşmanıdır (misal patso ya da “çılgın”, “manyak” türevi isimleri olan absürd sandviçler) ya da o yemeğin iyisi yapılmaz aslında ama, herkes hapur hupur yer. Taze sıkılmış meyve suyu modası ise benim tek sevindiğim moda olmuştur aslında. Akveren’i de bu modayı takip edip takipçisi olmayı sürdürdüğü için kutluyorum. Burada meyve suyu fiyatları diğer yerlerden fazla farklı değil. Hem büyük cam bardakta hem de ufak plastik bardakta alabiliyorsunuz meyve suyunuzu, ikisi arasında fiyat farkı var. En iyisi de sizin seçtiğiniz meyvelerden kokteyl yaptırabilmeniz. Portakal, elma, greyfurt 2, havuç suyu 1,5 TL; muzlu ballı süt 2,5 lira. Bunun dışında farklı kokteyller de var, fiyatlar da meyvenin mevsimi ve seçkinliğine göre yukarı aşağı oynuyor.

Kapının girişinde satılan meyve tabağı da çok güzel uygulama, onu da çok takdir ediyorum açıkçası. Tabak iki lira, içinde kayısı, kiraz, kavun, böğürtlen, üzüm gibi mevsim meyveleri var, kivi de var. Kışın da ballı meyveli yoğurt satıyorlardı, o da takdir edilesi muazzam bir hizmetti. Ayaküstü yemek için meyve bulmak bence büyük şans, Akveren’in iyi tarafı bu.

Akveren’de sevmediğim ve yazının başında söz ettiğim hususlara değineyim biraz da:

Öncelikle mısır. Şu haşlanmış tane mısırlardan bahsediyorum. Yüksek olasılık genetiğiyle oynanmış mısırlardan yapılıyor, hem de taze süt mısır almak varken margarinlenmiş, biberlenmiş bir bardak mısırı neden tercih edelim? Haşlanan mısır kokusu güzel bir kokudur ama bu mısırlar tuhaf, kekremsi bir koku yayıyor. Bu zımbırtı moda olduğunda Akveren hemen kapının önüne bir araba attı, normalden daha ucuza satmaya başladılar, hala da satıyorlar. Esprisi diğerlerinden ucuz olması. Sevilen bir yiyecek mi bu onu pek bilemiyorum ama yapımı kolay olduğundan herhalde, burada satmayı tercih etmişler.

Tentenin altında “Evde makarna pişirmeye son!” diyor… Makarna pişirmek gerçekten zahmetli, uğraştırıcı, pis bir işti ya iyi oldu!

“MAKARNACI” KISMININ MAKARNASI NASIL?
İkincisi ise makarna. Meyve suyu büfesinde yemek bulunması kulağa garip gelse de, iyi bir şey sunulsa afiyetle yeriz. Taze meyve suyu şöyle az yağlı, güzel soslu bir makarnaya gayet iyi eşlik edebilir. Ucuza da veriyorlar hani. Ama ben makarnalarında iş olmadığını söyleyebilirim. Çok çeşit varmış gibi gözükmesi sizi yanıltmasın, toplamda iki üç çeşit sos var. Bu sosları spagetti, boncuk, kalem, düdük makarnalara katıp hepsi ayrı çeşitmiş gibi sunuyorlar. Yani, ben boncuktan başka makarna yemem diyorsanız mesela, istediğiniz sosu ille de boncuk makarnayla bulabilirsiniz. Ben peynirli “boncuk” ve domates-kıyma soslu spagetti yedim. Büyük çukur tabaklarda sunuyorlar makarnayı, tabağı da çok fazla dolduruyorlar, hem de 3 lira. Çoğu insan da bu yüzden yiyor. Hatta aynı makarnayı paket olarak alırsanız 2 lira veriyorsunuz; yer işgal etmemenin kazancı 1 lira yani. Ama dediğim gibi makarnada iş yok. Sıvı yağı çok fazla abartmışlar; mideniz için en çok isteyeceğiniz şey değil. Makarnanın markasını bilmiyorum ama o da orta karar bir şey. Peynirlinin içine koydukları peynir, şu yoğurttan hallice olan kireç gibi peynirlerden. Dereotu ve maydanoz biraz tat vermiş ama yavan. Karnınız doyar –daha doğrusu mideniz dolar– ama bunu yemek sadece bu işe yarar, güzel bir makarna yemiş olmazsınız. Domateslisi ise görece iyi ama o da işte… Bir de sebzeli ve mantarlılar vardı, ama onlar da baharattan pek nasiplenmemiş ve yavan görünüyorlardı. Yağdan pırıldadıklarını ise eklemeye gerek var mı, bilmem. Yani, bu mekanda makarna yapılıp satılmasının tek esprisi ucuz olması. “Bu fiyata bu kadar; sen de ne bekliyordun?” diyebilirsiniz, ben de derim ki o fiyata daha iyisi olabilir, makarna ucuz bir besindir zira. Hadi insanlar yiyor da, gidip pilavcıda tavuklu pilav yeseler daha lezzetli bir şey yemiş olurlar.

SALATAYI DAHA GÜZEL YAPABİLİRLER
Beğenmediğim diğer şey ise salatası. Akveren her şey gibi bunu da olay yapmış. “Mücadelemiz pahalılıkla” şiarıyla satışlarına birkaç ay önce başladığı salata 2 lira. Dükkânın camında, içerik marul, havuç, kırmızı lahana, kaşar, mısır, “hakiki” zeytinyağı ve sıkma limon olarak duyurulmuş ancak bu sonuncu yalan. Bildiğiniz hazır limon suyu kullanıyorlar, pek de kaliteli değil. Tadı kalitesiz limonataya benziyor ekşiden çok. Zeytinyağını da koklatıyorlar, var mı yok mu belli değil. Tatsız bir şey oluyor salata. Tamam bu da çok ucuz görünebilir ama 50 kuruş fazla verseniz aynı salatayı Pehlivan’da yiyebilirsiniz (tek eksiği mısır ki o da öyle fazla değildi) hem de zeytinyağını kendiniz bolca koyabilir, kesilmiş limon dilimlerini salatanın üstüne sıkabilir, isterseniz nar ekşisi veya balzamik sirke de ekleyebilirsiniz (mesela Altıyol Pehlivan’da böyle). Bir de Akveren’de salatayı yedikten sonra damağımda deterjanımsı bir tat kaldı, bütün gün geçmedi, bir daha orada salata yemeyeceğime eminim. Meyveyle güzellemeler yapan bir yerde salata satılması bence gayet hoş, sonuç itibariyle çiğ meyve sebze gayet iyi anlaşırlar aynı mekanda. Ama salatayı başka yerlerdeki gibi açık büfe tarzda yapsalar ya da meyvede yaptıkları gibi daha özenli tabaklar hazırlasalar daha anlamlı olurdu. Meyveye gösterdikleri özeni sebzeden esirgememeliler bence. Bir tavsiyede bulunacak olsam, makarnacı değil salatacı olun derdim, çoban salata olsun, bol yeşillik de olsun. Caddenin kalabalığı, otobüs gürültüsü, egzoz kokusu arasında bir tazelik ferahlık olsun, meyve sebze bahçesi olsun. Hem şifadır da… Makarnadan daha çok!